e-Posta :
Şifre :

Etiket: Tıp etiği

E-öğrenme (1) Literatür (0) Haber (37) Etkinlik (0) Webcast (0)Tümünü göster (38)
Bu modülde, günümüzde güncel bir tartışma konusu olan hekimin hastayı reddetme hakkı, konunun tıp etiği ve tıp hukuku yönünden boyutları üzerine konuşulması, konu ile ilgili temel kavramlar hakkında bilgi verilmesi hedeflenmiştir.
  600 yabancı doktorun halen özel sektörde çalıştığını kaydeden Kahveci “ Özelde 600 kadar yabancı doktor zaten çalışıyor. Ayrıca Yunanlı doktorlara davete gerek yoktu. Devlet iş vaadinden bulunuyorsa bunun anlama kamuda çalıştırmaktır. 7 Bin Yunanlı doktora iş daveti ile kamuda yabancı doktorun da önü açılmak isteniyor.” şeklinde konuştu.

Yabancı Doktor Sevdası, Yunan Doktor Aşkına Dönüştü.
Yabancı doktor sevdasına mevcut iktidar 2007 yılında tutulduğunu kaydeden Kahveci .” 2007 yılında iktidar Bu sevdasınıYasa Tasarısına dönüştürmüşler fakat Cumhurbaşkanı veto etmişti. 2011 yılında Sağlık Bakanlığı Teşkilat Yasasını değiştiren KHK ile Türkiye’de doktorluk ve hemşirelik yapabilmek için “Türk” olmak şartı kaldırılmıştı. Anlaşılan iktidarın yabancı doktor sevdası, Yunan doktor aşkına dönüşmüş durumda. Bundan vazgeçilmelidir.”dedi.

Kahveci ayrıca Yurt dışında görev yapan kariyerli hekimlerimizin ülkemize döndürülmesi gibi bir çalışma yerine işssiz doktorların Türkiye’ye davet edilmesinin manidar olduğunu kaydetti. Kahveci “ Kendi öz değerlerimize sahip çıkamıyoruz. Türk doktorlarının sorunlarını çözmüyoruz. Kariyerli doktorlarımız yurt dışına gidiyor. Bunlara çözüm yerine işsiz doktorlar ülkemize gelin demek çok manidardır. Soruna yanlış bir bakış açısıdır.“ şeklinde konuştu.

Kahveci Yabancı doktor isteyenlere son söz olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün " Beni Türk hekimlerine emanet ediniz" sözünü hatırlattıklarını kaydetti.


Sağlık çalışanları ile ilgili dizinin ilk bölümünde öncelikle doktorlara kulak vereceğiz. Tam gün düzenlemesi ile başlayan tartışmalar, Anayasa Mahkemesi’nin bu düzenleme ile ilgili verdiği iptal kararından sonra ortaya çıkan yeni düzen, Sağlık Bakanlığı’nın atacağı yeni adımlar kamuoyunda zaten uzun bir süredir tartışılıyor.
Ancak doktorların sorunları bunlarla sınırlı değil.

Öğrencilikten başlayıp, uzmanlaşmalarına kadar süren, uzmanlaştıktan sonra da biçim değiştirerek devam eden yapısal birçok problemi, görüştüğümüz meslek odaları ve doktorlar sıklıkla dile getiriyor.

Tıp eğitimi alan bir öğrenci, yaşadıklarını şöyle aktarıyor:
“Daha eğitim-öğretimin başından birileri üstün tutulmaya başlanıyor. Sınavlarında ‘yardımcı’ olunduğu şüphesi hep içimizde. Mesleklere geçmeden önce iki büyük sınav var. Biri ÖSS biri KPSS. Bu sınavlara yönelik güven ortamı da zedelenmiş durumda. Hastanelere ticari merkez gözüyle bakılıyor. Başhekimlerin tamamı siyasi etkilerle atanıyor. Dünden bugüne bu değiştirilemedi. Açıkça söylemek gerekirse mesleğimden memnun değilim. Lisedeyken edebiyat alanında ülke çapında ödüller almıştım. Şiire büyük bir ilgim vardı. Bu ilgimi destekleyen de çok insan oldu. Ancak öyle bir sistemin içinde yaşıyordum ki belki de hayatım boyunca mutsuz olacağım bir mesleği seçmek zorunda bırakıldım. Burada da idealist davranmaya çalışıyorum ama olmuyor, sistem idealizmi kaldırmıyor.”


Türk Tabipleri Birliği’nin geçen yıl yayımladığı raporda ise sorunlar şöyle sıralanıyor:
Asistanlık: Asistanlık bir eğitim sürecidir. Nöbet sürelerinden eğitici kadrolarla ilişkilere, ücrete uzanan, asistanlığın yapıldığı alana ve ile/kuruma kadar farklılıklar gösteren sorunlar bulunmaktadır. Farklı gelişmişlik düzeylerine sahip kurumların durumuna bağlı olarak değişmekle birlikte eğitimin kalitesine dair her gün artan bir olumsuzluk söz konusudur. Asistan kadrolarının açılmaması ve/veya doğru ve yerinde bir planlamayla dağıtılmaması sorun yaratmaktadır. Hemen bütün kurumlarda performans uygulaması olumsuz bir etkiye sahiptir. Köklü tıp fakülteleri önde gelmek üzere “tam gün” süreci şu ya da bu ölçekte fiilen öğretim üyesi kaybına yol açmış, bunun olmadığı yerler/bölümlerde ise öğretim üyelerinin özlük sorunları dolaylı olarak etkilenmiştir. Benzer şekilde ancak belki de daha dramatik olarak Eğitim Araştırma hastanelerinde Kasım 2011 sonrası gündeme gelen şef/şef yardımcılıklarının “kaldırılması” yeni bir olumsuzluk olarak eklenmiştir.
Eğitici hekimler: Gerek tıp fakültesi gerekse de SB Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde yer alan eğitici hekimler aynı zamanda meslekte de belirli bir yetkinliği temsil etmektedirler. Bu yetkinliğe denk düşmeyen özlük hakları her anlamda kendilerinden yararlanma noktasında bir kan kaybı olarak yaşanmaktadır. Diğer başlıklarda dile getirilen ve yıllar içerisinde gerçekleşmiş kötü uygulama süreçlerinin etkisiyle bugün hekim yetiştiren hekimler demoralize bir haldedirler.

İşyeri hekimliği: İşçi sağlığı ve güvenliği alanında iş kazaları ve meslek hastalıklarının hali kritik bir role sahip işyeri hekimlerinin nitelikli eğitimi, bağımsız ve güvenceli özlük haklarıyla birlikte çözüm şansı artabilecekken aksine eğitimi piyasalaştıran, işyeri hekimliğini taşeronlaştıran bir uygulama ile içeriği boşaltılmaktadır. Tam gün dahil her türlü dolaylı düzenleme ile ortaya çıkan tablo, gündelik değişiklikler ve belirsizlik, alanın sermaye odaklı çözümlere hekim işgücünün sunulması dönüşümünü daha fazla zorlamaktadır.
Aile hekimliği: Aile hekimleri/TSM hekimleri aynı zemini birbirini tamamlayan uygulama alanlarıdır. Uygulanan politikanın kritik ve önemli bir taşıyıcısı olması, toplam çalışan ve vatandaş memnuniyeti açısından örnek gösterilmesine rağmen geometrik hızda artan iş yükü ve sorunlarla karşı karşıyadır.
Emeklilik: Bilinmektedir ki hekimler geçim endişesi ile emekli ol(a)mamaktadırlar. Mevcut ücret politikası, emekliliğe yansımayan performans uygulaması mevcut hekimler için emekliliği adeta bir kabusa dönüştürmektedir.
Şiddet: Her gün yaşanan olaylara rağmen yetkililer hala olayı görmezden, duymazdan gelmekte, olağan karşılamaktadırlar. Oysa mevcut durum artık sayılara bile dökülmeye gerek olmayacak bir görünürlüğe, günlük hekimlik pratiği içerisinde doğru bilinen uygulamaları yapmaktan, söylemekten çekinilecek bir aşamaya sıçramıştır. Buna eklenen SABİM şiddeti, “noel baba” soruşturması gibi yönetici tutumlarıyla hekimler meslekten soğumuşlardır.
Ücretler: Kamuda emekliliğe yansıyan temel hekim ücretleri yoksulluk sınırının altında olup performans ödemeleriyle belli bir seviyede tutulmaya çalışılmaktadır. Özelde çalışanlar için de ücret ödemelerinde aksama, düzensiz ödeme, zam yapmama giderek yaygınlaşan bir “düzene” dönüşmüştür.
Performans: Hemen bütün sağlık örgütlerinin hem çalışanlar arası iş barışı, hem emekliliğe yansımayan düzensiz gelir özelliği hem de etik sıkıntılar nedeniyle karşı çıktığı uygulama ısrarla sürdürülmektedir. Bu durum Sağlık Bakanlığı’nın etik, çalışanlar arası çatışmaya engel olma ve çalışanlara gelecek güvencesi başlıklarında bir sorumluluk taşımadığını göstermektedir.
Yabancı doktor: Türk Tabipleri Birliği yabancı hekim transferinin her açıdan bir sömürü projesi olduğunu bilmektedir. Ucuz iş gücü, güvencesiz çalıştırma ile birlikte düşünülünce, politika anlaşılmaktadır.
Mecburi hizmet: Ülkemizde başka hiçbir meslek grubu, diplomaya sahip olmak için mecburi hizmet yapmak zorunda değildir. Diğer mesleklerde mecburi hizmete tabi tutulanlar için devletin maddi bir katkısı (burs vs.) vardır. Diğer mesleklerde mecburi hizmeti yapmamanın yaptırımı devletin maddi katkısını kimi zaman fazlasıyla iade etmektir.

Yarın nerede çalışacağımız belli değil
Hekim Hakları Derneği ise sorunları şöyle sıralıyor:
- Sürpriz tayin atama genelgeleri ile karşılaşılmakta, hekim yarın nerede ve hangi şartlarda çalışacağını öngörememektedir. Herkesin en doğal hakkı olan aile birliğini korumada, eş durumunun layıkıyla gözetilmemesi nedeniyle mağduriyet oluşmaktadır.
- Emeklilik döneminde de ne ile karşılaşacağını bilememektedirler. Alacağı maaş hayatını idame ettirmeye yetmediği için ileri yaşlarda bile çalışmak zorunda kalmaktadır.
- Muayenehanesinde çalışan hekim adeta suçlu gibi takdim edilmektedir.
- Yeni Türk Ceza Kanunu hekimlere adeta ‘Riskli müdahaleleri yapmayın’ demektedir.
- Temel sağlıkta verilen hizmetin kalitesini artırmak için her hekimin günlük bakacağı hasta sayısı kabul edilebilir düzeye getirilmelidir.

Şiddet mağdurları
Hekimler, yaşadıkları sıkıntının yanında ciddi bir risk altında çalışıyor. Sağlık Bakanlığı’nın aldığı önlemlere rağmen hasta yakınlarının şiddeti, hastane güvenliklerinin yetersizliği hekimleri ciddi risk altında çalışmak zorunda bırakıyor.
Bir hekim, şiddet endişesini şöyle anlatıyor:
“İlk olarak çalışma saatleri düzenlenmeli. Sendikalar ve bu konularda akil insanların önerileri dikkate alınmalı. Bir doktor uykusuz çalışınca elbette hatalar olacaktır. İnsan fizyolojisinin sınırlarını çoktan aşmış durumda çalışma saatleri. Yalnız hekimlikte değil, her iş alanında durum böyle. ‘Hekim size bakmak zorundadır, kapısını tekmeleyip girin’ deniliyorsa, halk ne yapacak. Riskli müdahaleden endişe duyan bir genç nesil var. Yanıbaşında arkadaşının öldürüldüğünü, darp edildiğini görüyorsa nasıl çalışacak. Hepimiz korkuyoruz.”

KAMUDAN ÖZELE KAÇIŞ NASIL ÖNLENEBİLİR?
İntibak Yasa Tasarısı, hekimlerin durumlarını iyileştirecek mi?
- TBMM gündeminde bulunan İntibak Yasası çerçevesinde 506 SK ve 1479 SK’na tabi çalışanlar arasındaki emeklilik dönemleri ile ilgili olarak iyileştirme çalışması yapılmaktadır. Ancak kamuda çalışan hekimlerin; yine kamuda çalışan eczacı, mühendis özellikle de sayıları 10 bini geçen ziraat ve orman mühendislerinin, kimyager ve biyologların ek göstergelerinin 3600’ün üzerinde, albayların ek göstergesinin 4800 ve makam tazminatının 13 bin, hakim ve savcılar için 4000 ek gösterge ile makam tazminatı bununla birlikte görev tazminatı da ödenmesi kamu hekimlerinin ne kadar adaletsiz bir durum ile karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Bu da sadece kısmi bir iyileşme olabileceğini gösteriyor. Bugünkü tabloda kamu hekimleri 1/4 dereceden 30 yıl dahi çalışsa 1450 TL emekli maaşı almaktadır. Ziraat Mühendisi 2 bin, hakim ve savcılar 3 bin TL emekli maaşı almaktadır. Bu tablonun mutlaka dengelenmesi gerekmektedir.

Hekimlerin kamu ya da özelden emekli olmaları, emekli maaşları ve ikramiyeleri yönünden farklılık yaratır mı?
- Devlet hastanelerinde görev yapan, döner sermaye ve ek ödemeden faydalanan ve brüt 6 bin 575,86 TL ücret alan bir doktor ile aynı tutarda brüt maaşı olan ve özel hastanelerde çalışan bir doktorun emekli maaşı ve emekli ikramiyesinde de büyük oranda farklılıklar oluşuyor. Buna göre 35 yıllık çalışma süresinin ardından kamudan emekli olan bir doktor 2 bin 826,99 TL emekli maaşına hak kazanıyor. Bu doktorun aynı şartlarda özel hastaneden emekli olması durumunda ise emekli maaşı 4.551,21 TL’yi buluyor. Kamu hastanelerinden emekli olması durumunda ancak 68 bin 873 TL emekli ikramiyesi alabilen bu doktor, özel hastaneden emekli olması halinde ise kıdem tazminatı tavanı olan 108 bin 692 TL emekli ikramiyesine hak kazanıyor. Böylece kamudan emekli olan doktor, özel sektördekine göre aylık tam 1.724 TL daha az emekli maaşı almış oluyor. Bu uçurum, doktorların kamudan kaçmasına yol açıyor.

Yeni düzenlemeler ne getirir, ne götürür?
- TBMM’ye sunulan yeni Tam Gün düzenlemesi son dakikada geri çekildi. Ancak bu düzenlemenin de kamu hastanelerine geri dönüşü sağlamayacağı bizzat hekimler tarafından ifade ediliyor. Kamu hekimleri, sağlık teşkilatının olmazsa olmaz niteliğe haiz olan yürütmekte oldukları görevlerin sorumluluğuna nazaran, tıp eğitimi almamış daha alt görevlerde çalışan diğer memurlarla neredeyse aynı miktarda ve hatta birçoğundan çok daha az maaş ve özlük hakları almaktadırlar. Meslek odalarının açıklamaları dikkate alındığında, bu adaletsizliğin önüne geçmek için maaş ve ek gösterge ile makam tazminatı ve bununla birlikte görev tazminatına ilişkin düzenlemenin bir an önce yapılmasını gerektirmektedir. Müstakil bir kanuna sahip olmayan kamu hekimleri açısından, statü ve özlük haklarını belirleyecek müstakil bir kanun çıkarılıncaya kadar, kamuda istihdam edilen hekimlerin ekonomik durumlarının iyileştirilmesi, hiç olmazsa diğer kamu görevlileri ile sağlık hizmeti sınıfında bulunan hekimler aleyhine olan ücret farkının giderilmesi gerekmektedir. Yine muayene ve ameliyatlardan kaynaklı paylarının yükseltilmesi, hem özele kaçışı durduracak hem de koşulların iyileşmesini sağlayacaktır.

Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı çalışmada önümüzdeki 6 yılda 20 binin üzerinde pratisyen hekim uzaktan eğitimle aile hekimliği uzmanı olacak. Doktorlar teorik eğitimin yanında kamu hastanelerinde 1,5 yıl yarı zamanlı mesleki tecrübelerini artırmak için görev yapacak. Çalışmanın nihai hedefi 2020 yılından gerçekleşecek. O yıldan itibaren tıp fakültesinden mezun olan bir öğrenci artık mesleğine pratisyen hekim olarak devam edemeyecek. Mutlaka Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) girip bir uzmanlık bölümünü kazanması gerekecek. Bu noktada tıp mezunlarının önünde iki seçenek olacak. Ya diğer uzmanlık bölümlerini seçecek ya da aile hekimliği uzmanlığı eğitimi alacak. 2020’den itibaren aile hekimliği uzmanlığı bölümünü tercih edenler ise uzaktan eğitim yerine fiili asistanlık eğitimi görecek.

 Ankara Tabip Odası (ATO) Başkanı Özden Şener, “Bu uygulamanın nedenini hiç anlamadık. Vatandaşı memnun edecekse elbet olsun. Ama o zaman tüm devlet dairelerinde olsun. Örneğin sayın bakan makam tuvaletini çalışanlarına açsın. Bizim asıl çekincemiz başka. Unutulmasın ki Ersin Arslan tuvalette öldürüldü” dedi.


DOKTORLARIN YÜZDE 93’Ü UMUTSUZ
ATO’nun, 405 kadın, 715 erkek doktor arasında yaptığı anket sonuçları ise şöyle: “Doktorların yüzde 93’ü umutsuz. Yüzde 61’i çalışma süresinden rahatsız. Yüzde 90’ı mesleki bağımsızlığın azaldığını düşünüyor. Yüzde 94’ü özlük haklarında gerileme olduğunu söylüyor. Yüzde 74’u yolsuzlukların arttığını belirtiyor. Yüzde 90’ı tıpta uzmanlık eğitiminin niteliksiz olduğunu belirtiyor. Yüzde 87’si hastaların sağlığının ciddi tehlikede olduğunu düşünüyor. Yüzde 59’u yeni bakan Mehmet Müezzinoğlu’nun hekimlerin özlük haklarını iyileştiremeyeceğini düşünüyor. Yüzde 77’si aldığı ücretten memnun değil.

 

DOKTORLARA YAKA KARTI GELİYOR
sağlık bakanlığı “90 Gün” adı altında hasta ve doktor memnuniyetini ölçecek bir çalışma hazırlıyor. Çalışmada anketlerin yanı sıra hastanelerdeki uygulamaların ne yönde değişeceğinin sinyalleri veriliyor. Konuyla ilgili Hürriyet’e açıklama yapan ATO Başkanı Özden Şener, “Bu çalışmaya göre, bundan sonra doktorların ve sağlık personelinin artık yaka kartı olacak. Bu kartta adı ve görevi yazacak” dedi. Şener, Hürriyet’e şunları söyledi:

HASTA DOKTOR AYNI TUVALETİ KULLANACAK
“Bize ilginç gelen diğer bir uygulama değişikliği ise doktor ve hastanın aynı tuvaleti kullanacak olması. Bu tuvalet meselesini anlamadık. Uygulamanın hastayı memnun edeceği düşünülüyor. Eğer memnun edecek kriter buysa bütün devlet dairelerinde yapsınlar. Sağlık Bakanı da makam tuvaletini ziyaretçilere açsın. Biz de ziyarete gidince orayı kullanalım. Bizim sorunumuz hastayla doktorun aynı tuvaleti kullanması değil. Kaygı duyduğumuz şeyler var. Unutulmasın ki Gaziantep’te doktor Ersin Arslan tuvalette öldürüldü. Yapılan uygulamalarla doktora şiddet arttı. Bizi hastalarımızdan korkar hale getirdiler. Oysa niye korkalım ki?

GİZLİ MÜŞTERİLER GELİYOR
Çalışmayla doktorların her hastaya hoş geldiniz demesi sağlanacak. ‘Gizli müşteri’ kavramı getiriliyor. Bakanlık gizlice doktorları denetleyecek. İşin içinde hafiyelik var. Doktor hastaya hoşgeldiniz demezse bu gizli hafiyeler o doktoru bakanlığa rapor edecek. Doktorlar yıllarca Sağlık Bakanlığı bünyesinde çalışmış ama ailede, öğrenim hayatında terbiye almamış kişiler gibi gösteriliyor. Bu en hafifinden ayıptır. Hastaya kötü muamele eden doktorlara zaten tabip odaları soruşturma açıyor. Soruyorlar ‘hastanın yüzüne bakmadan kan tahlili istemişsin’ niye diyorlar. Doktor da ‘O kişi 135’nci hastamdı. Kafamı bile kaldıramıyordum’ diyor. Bizim tapu memurundan, dolmuş şoföründen ne farkımız var? Sabahları evden niye ‘bugün hastalarıma kötü davranacağım’ diye çıkalım ki?

AKIL DIŞI UYGULAMA
Ankara’daki devlet hastanelerine gidin bir doktor en az 100 doktor bakıyor. Bu vicdan dışı, akıl dışı bir uygulama. Kimsenin hastaya neden güler yüz göstermedin deme hakkı yok. Biliyoruz hasta da çaresiz. Doktor ona sadece 3-5 dakika ayırabilmiş. ‘Bu iyileşmem için yeterli mi’ diye aklında soru işaretleri kalıyor ve oradan çıkıp başka bir yerde daha muayene oluyor. Ona da yazık. Tuvaletler çok güzel olmuş, bekleme salonları harikaymış. Olsun, ama hastaya 5 dakika bile ayıramıyorsanız, doktor bile hastanın sağlığının tehlikede olduğunu düşünüyorsa daha ne diyeyim. Doktorun çalışma şartlarını değiştirmiyorsanız neyin memnuniyetini ölçüyorsunuz.

EV ZİYARETLERİ BAŞLIYOR
Bakanlık bir de hastaları evlerinde ziyaret edip ‘hastanede size iyi davranıldı mı’ diye soracakmış. Bu soru, ‘İyileştiniz mi’ olmalı. ‘Doktor size yeterli vakit ayırdı mı’ olmalı. Ama muayene fişinde 165 yazıyorsa hasta soruya evet cevabı verse bile siz olsanız inanır mısınız?”

Sağlık çalışanlarının yollarda levyelerle dövülmesi gibi bir zulme seyirci kalınmaması gerektiğini kaydeden Kahveci "Sağlık hizmetini fedakârca yürüten sağlık çalışanları yolları kesilerek darp ediliyor. Levyelerle demir çubuklarla dövülüyor. İnsanlık dışı bu vahşete daha ne kadar seyirci kalınacak. Bu zulüm daha ne kadar böyle izlenmeye devam edilecek " dedi.

Ambulanslara polisin eşlik etmesi gerektiğini kaydeden Önder Kahveci “ Türk Sağlık-Sen olarak Sağlık Bakanlığı'na bir rapor sunmuş ve ambulanslara polis desteği istemiştik. Bu konuda Emniyet Genel Müdürlüğü ile bir protokol yapılmasını isteyerek, ilk müdahale sırasında güvenlik güçlerinin de bulunmasını talep etmiştik. Yaşanan bu vahşet talebimizin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymuştur. 112 çalışanları vakaya giderken can kurtarma derdine düşmüşken, kendi can güvenliğimden endişe duymayayım istiyor.” şeklinde konuştu.

Önlem alınmazsa bu tür vahşet olaylarının yaşanacağını ifade eden Kahveci bu zulme sessiz kalınmaması önlem alınması gerektiğini kaydetti.

Kahveci ayrıca sağlıkta şiddete ağır cezalar getirecek yasal düzenlemelerinde bir an önce hayata geçirilmesini istedi.

Estetik cerrahi uygulamaları, yaşam kurtaran değil, yaşam kalitesini artıran girişimlerdir. Estetik cerrahi uygulamalarının iki ana nedeni vardır: Birincisi, estetik cerrahi talep eden hastanın arzusunu yerine getirmek ve hastayı tatmin etmek; ikincisi de hastaların psikolojik ihtiyaçlarına çözüm bulmaktır... Bir estetik ameliyat gerçekleştirirken hastaların gerekçeleri, arzuları ve talepleri göz önüne alınmalıdır. Unutulmamalı ki, ameliyat sonrasında mutlu bir hasta elde etmenin en temel koşulu doğru hasta seçimidir.

Günümüzde estetik cerrahi, bir kimlik krizi ve etik ikilemler yaşıyor. Bu ikilemlerden biri şu: Acaba estetik cerrahi, pazar kurallarına göre yönlendirilen ve birincil amacı kazanç elde etmek olan bir dal mıdır, yoksa hastalara yararlı olma niyeti taşıyan ve sağlık sisteminin önemli bir yapıtaşı mıdır? Anlamsız ve gereksiz bir alt dal mıdır, yoksa geniş bir hasta grubuna gerçek ve ihtiyaç duyulan bir hizmet gerçekleştiren bir ana dal mıdır?

Aslında birçok ülkede, sokaktaki insanlar arasında da, diğer dal hekimleri arasında da, estetik cerrahinin boş, gereksiz, anlamsız işler ürettiğini, bu işlerle inanılmaz paralar kazandıklarını, hastaları için en iyi seçeneği arayacak gerçek bir hekim gibi davranmadıklarını ve yerleşmiş kurumlar tarafından kontrol edilmediklerini düşünen insanlar var. Halbuki, bugünkü tam adıyla Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, kapatılamayan yaralara, çıkarılamayan tümörlere, doğuştan gelen veya sonradan olan şekil ve işlev bozukluklarına, insanların görünümlerinde takılıp kaldığı, bu nedenle gerek özel, gerek iş yaşantısında mutsuz olduğu sorunlarına çözüm bulan, yaratıcılıkta sınır tanımayan çok önemli bir bilim dalı... Plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi uzmanlığı, tıp fakültesi eğitimini izleyen ve 5-6 yıllık bir eğitim ile elde edilen bir uzmanlık dalı ve bugün ülkemizde 800 civarında plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi uzmanı görev yapıyor. Bu hekimler, deri tümörlerini çıkarıyorlar, meme kanseri hastalarında yeniden meme yapıyorlar, el yaralanmalarını mikrocerrahi yöntemlerle onarıyorlar, çene ve yüz kemiklerini plak vidalarla yeniden inşa ediyorlar, yanan hastalara günlerce pansuman yapıyorlar, doğuştan anomalili organları yeniden yapıyorlar ve tabii ki estetik girişimlerle insanların özgüvenlerini yerine getiriyorlar.

Günümüzde, hem özel hekimlikte, hem de akademik ortamda, estetik uygulamalarda cerrahi olmayan estetik uygulamalara doğru bir kayma var. Bugünkü uluslararası verilere baktığımızda tüm estetik işlemlerin % 65’ini cerrahi olmayan uygulamalar oluşturuyor. Hastaların estetik uygulamalara talebinin artması, dolgu, botulinum toksini, lazer gibi cerrahi olmayan uygulamalar için piyasada nakit akışının katlanarak artmasına sebep oldu. Bu da hekimlere genişlemiş bir iş ortamı sunuyor. Bu nispeten basit ve hizmet karşılığı ücret ödenen bir iş olması nedeniyle estetik işlemler, tıbbın altın yumurtlayan tavuğu olarak değerlendirilebilir. Tabii ki söz konusu sıcak para olunca etik sorunlar karşımıza çıkıyor. Son zamanlarda, toplumumuzda bir kavram kargaşası yaratılmaya çalışılarak estetikçi, kozmetik cerrah, saç ekim uzmanı, medikal estetik uzmanı, fasiyal plastik cerrahi uzmanı gibi Türkiye’deki yasalara uymayan uzmanlık dalları tanımlanmaya ve alanımıza ait işlemlerin başkalarınca yapılmasına imkan yaratılmaya çalışılıyor. Yetkinliği olmayan hekimler tarafından yapılan uygulamalar ciddi sorunlar ve beraberinde tartışmalar yaratıyor. Tıbbi uygulamaları düzenleyen yasaların çok net olmaması, denetim mekanizmalarının işlememesi, cezaların caydırıcı olmaması ve tıbbi uygulamalar ile güzellik amaçlı uygulamaların sınırlarının çok net olmaması, ne yazık ki, toplum sağlığını tehdit eden sonuçlara gebe... Bunun örneklerini sıklıkla yazılı ve görsel basında izliyoruz.

Yukarıda anılan uzmanlık sıfatlarının hiçbiri Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ve YÖK tarafından tanımlanmış uzmanlık alanları değildir. Hastaların, estetik ameliyat olma talebiyle başvurduğu hekimin Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik cerrahi alanındaki uygulamalar için yetkin olduğunu gösterecek en doğru belge, Sağlık Bakanlığı tarafından verilen uzmanlık belgesidir ve bu belgeyi görmek istemek hastaların en doğal hakkıdır. Bunun yanı sıra, uzmanlık derneklerinin yeterlik kurulları tarafından her yıl yapılan sınavlarla yetkinliğini kanıtlayan uzmanlara belli bir süre için verilen Yeterlik Belgelerinin de hastalar tarafından sorgulanması da ayrı bir önem taşımaktadır. Günümüzde araştıran, daha çok soru soran, birden fazla plastik cerrahla görüşen ve sonuçta içine sinen ve en çok güven veren plastik cerraha ameliyat olan hasta sayısı giderek artıyor.

Estetik cerrahi ve etik
Estetik cerrahinin yaygınlaşması ile etik ilkelerin istismar edilmeye başlaması, son yıllarda belirgin olarak artmaya başladı. 1979 yılında Beauchamp ve Childress’in yayınladığı “Biyomedikal Etiğin İlkeleri”nde, sonradan çağdaş tıp uygulamalarının etik temelini oluşturan 4 ana ilkeden söz ediliyor: Bunlar, hastanın özerkliğine saygı, yararlılık, zarar vermeme ve hakkaniyet olarak sıralanabilir.

Hastanın özerkliğine saygı - aydınlatma
Normal şartlarda, yetişkin bir insan, ameliyat olup olmama konusunda karar verme hakkına sahiptir. Hastalara yeterli bilgi verilmiş olması şartıyla, bu hastaların arzularına saygı gösterilmelidir. Yeterli bilgi verilmesi, hekimin bilgilendirme ve aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmesiyle olur. Burada bilgilendirme veya aydınlatmadan kastedilen, hekimin ameliyat sürecini, ameliyattan elde edilecek yararları, ameliyatın risklerini ve alternatif cerrahi ve cerrahi olmayan seçenekleri hastaya ayrıntılarıyla açıklamasıdır. Herhangi bir hastalığı olmayan estetik cerrahi hastaları için bu daha da önemlidir. Estetik amaçlı tıbbi ve cerrahi girişimler, insan sağlığı üzerinde çözümü zor veya uzun sürebilen istenmeyen etkilere yol açma riski olan, sağlıklı bir bireyin kendi kararı ve seçimi ile uygulanan ve bu nedenle ciddi etik sorunları barındıran tedavi yöntemleridir. Böyle durumlarda, hastanın özerklik hakkı ile hekimin önce zarar vermeme ilkesi çelişir. Cerrahlar hastaların beklentilerinin gerçekçi olup olmadığını anlamak durumundadırlar.

Günümüz tıbbının merkezinde, artık hastanın sözlü ve yazılı olarak bilgilendirilmesi, aydınlatılması ve bunların yapıldığına dair imza alınması var. Buna aydınlatılmış onam diyoruz. Estetik cerrahi, tıbbi uygulama hatalarında yüksek risk taşıyan dallardan biridir. Özellikle A.B.D ve Avrupa ülkelerinde yıllardır yaşanan tıbbi uygulama hatalarına bağlı davaların son yıllarda ülkemizde de giderek arttığını görüyoruz. Genellikle tıbbi uygulama hatasına bağlı davaların büyük kısmı teknik hatalar nedeniyle değil, yanlış hasta seçimi ve hekim-hasta arasındaki yetersiz iletişimden veya iletişim kopmalarından dolayı açılıyor. Bu nedenle hastanın yazılı onamı, hekim-hasta arasındaki ilişkinin en temel yapıtaşını oluşturduğu ve mesleki korunmayı sağladığı için çok büyük önem taşıyor.

Yararlılık
Sağlık çalışanlarının, hastaların yararını gözetecek şekilde davranması ilkesidir. Bilimsel kanıtlara dayanarak tedavi uygulama bunun temel dayanak noktasıdır. Birçok hasta, görünümlerinde gerçekten var olan şekil bozukluklarının bilincinde olup, ağrı, sosyal içe çekilme ve çeşitli rahatsızlıklar duyabilirler. Bu hastaları, hastanın özsaygısını ve benlik imgesini düzeltmek için ameliyat etmek, yararlılık ilkesi açısından kabul edilebilir bir davranıştır ve bu grup hastalar estetik cerrahiden fayda görürler.

Bazı hastalar ise, gerçek psikolojik sorunları olan hastalardır, cerrahi girişimle tedavi edilmeleri söz konusu değildir. Bunların başında gelen Beden Algı Bozukluğu insanların var olmayan ya da çok hafif olan kusurları ile sürekli uğraşmaları ve ısrarla cerrahi olarak düzeltilmesini talep etme girişimleri ile kendini belli eden psikiyatrik bir sendromdur. Dismorfofobi ve aşırı narsizmde benzer sağlık sorunları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hastaların beklentileri gerçekçi ve ulaşılabilir değildir. Sonuca bağlı olmaksızın, mutlu olma şansları yoktur; dolaysıyla hastaya yararlı olma şansı da olmadığı için yararlılık ilkesi ile çelişir.

Zarar vermeme
Bir hekim, hasta yararının tersine veya hastaya zarar verecek bir davranış veya harekette bulunamaz. Bir cerrah, hastaya yarar sağlamayacağına inanıyorsa, gerçekçi beklentileri olmayan ve ciddi sağlık sorunları olan hastalarda ameliyatın ve anestezinin olası riskleri, işlemin yararına ağır basıyor ise, cerrahi girişimde bulunmayı reddedebilir. Hiçbir cerrah sadece kişisel maddi çıkarları için ameliyat kararı vermemelidir. Cerrahi girişimler, sadece tam donanımlı, ileri yaşam desteği imkanı bulunan ve sağlık otoriteleri tarafından ruhsatlandırılmış merkezlerde yapılmalıdır.

Hakkaniyet
Sağlık en temel insan hakkıdır ve her bireyin tıbbi bakıma ulaşabilirliği eşit olmalıdır. Estetik girişimler açısından da tıbbi bakım herkes için eşit olmalıdır, zira estetik cerrahi ihtiyacı ve talebi artık toplumun tüm sınıflarında olabilmektedir. Ancak, dünyanın hiçbir yerinde estetik cerrahi uygulamalarının geri ödeme sistemleri tarafından karşılanması söz konusu olmadığı için, toplumun her kesiminin estetik girişimlere ulaşabilmesi mümkün değildir... Kamu hastanelerinde klinik ihtiyaçlara göre istisnalar olabilir, ancak özel sektörde sadece parası olanlar ameliyat olabilmektedir.

Ergen hasta
Estetik cerrahide diğer bir etik ikilem, ergenlik dönemindeki bireyleri ameliyat edip etmeme konusunda yaşanmaktadır. Ergen bireylerin de estetik ameliyata ihtiyacı olabilir. Ancak soru şu: Henüz fiziksel gelişmesi ve psikolojik olgunlaşması tamamlanmamış bir bireye, estetik ameliyat uygulanmalı mıdır? Herhangi bir karar vermeden önce, ergen hastanın deformitesinin ağırlığı, psikolojik ve duygusal olgunluğunun derecesi ve sonuçla ilgili beklentilerinin ne olduğu çok dikkatli değerlendirilmelidir. Damgalayıcı özelliği olan, çocuğun psikolojik durumunu olumsuz etkileyen, derslerine, özel yaşantısına odaklanmasını engelleyen deformitelerde ameliyat kararı verilebilir.

Estetik cerrahinin ekonomik yönü
Estetik cerrahi ve tıbbi estetik girişimler, sağlık endüstrisinde önemli bir kazanç kapısı haline geldi. Çünkü bu tedaviler karşılığında parayı ödeyen, tüketicinin kendisi, yani hastadır. Burada da standart ekonomik kurallar geçerli, yani her kar amaçlı kuruluş gibi ekonomik baskılara duyarlı bir sistem yürümekte... Bu da sadece estetik cerrahi ve tıbbi estetik girişimler yapan hekimlerin bazı çıkış yolları aramasına yol açabiliyor. Bunlardan biri reklam kullanımının artması... Öte yandan, rekonstrüktif işlemler için geri ödeme miktarlarının azalması, bu ameliyatları yapan cerrahların gelirlerine katkısının az olması, piyasada katı bir rekabete ve fiyatlandırma baskısına yol açıyor. Buna ek olarak, estetik işlem yapan, ancak plastik cerrah olmayan hekimlerin, hatta hekim olmayan kişilerin sayısının artması da büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bugün ne yazık ki, artık bu işi sadece plastik cerrahlar yapmıyor, sahibi hekim olsun olmasın, her gün yeni estetik merkezleri açılıyor. Öte yandan, yararlılık ve dürüstlük zorunluluğu göz önüne alındığında, bir hekimin klinik olarak yararı kanıtlanmamış bir ürünü tavsiye etmesi, ticaret yapması, pazarlama aracı olarak hekimlik unvanını kullanması etik olarak kuşkulu bir durum yaratıyor.

Bu rekabetçi ortamda, tıbbi ve cerrahi estetik uygulamaları yapan hekimlerin ayakta kalabilmek için üç strateji seçeneği bulunuyor. Bunlardan birincisi ve belki de en çok uygulananı indirim yapma, bir diğeri farklılık yaratma ve sonuncusu da belli bir konuya odaklanmadır. İndirim yapma konusu çok tartışmalı bir konu; etik açıdan bakıldığında farklılık yaratan ve belli bir konuya odaklanan hekimin o konuda derinleştiği ve deneyimini artırdığı, hastayı daha çok tatmin eden bir hizmet sunduğu, meslektaşlarından daha çok hasta yönlendirildiği ve dolayısıyla daha çok hastaya ulaşabildiği göz önüne alındığında, daha doğru bir yaklaşım olarak görülüyor.

Pazarlama-Reklam-Medya
Peki, bir hekim sunduğu hizmeti hastalarına nasıl anlatmalı, onlara nasıl ulaşmalı? Hekimlerin reklam yapması yasak ama kural tanımayan bazı hekimler, bazı özel hastaneler, medikal firmalar ve cihaz üreticileri, ürünlerini doğrudan son kullanıcıya pazarlamanın dayanılmaz cazibesini keşfettiler. Son yıllarda, estetik cerrahinin pazarlama stratejileri çok yaratıcı hale geldi. Estetik cerrahi büyüyen bir iş kolu ve hekimlerin kendilerini kabul ettirebilmek için reklam yapma ihtiyacı da büyüyor. Olası hasta grubundan pay alma kaygısı ve güdüsü, tüketim toplumlarında beden imgesinin giderek daha fazla önem kazanması ve yazılı ve görsel basın tarafından pompalanması, estetik cerrahları etik çelişkilere itiyor.

Reklam verme mi? Toplumu bilgilendirme mi?
Estetik cerrahide reklamlar, genellikle girişimlerle ilgili riskleri vurgulamıyor, küçük gösteriyor, hatta gizliyor. Halbuki, özellikle estetik cerrahide tıbbi hata riskini artıran bir çok durum sıklıkla karşımıza çıkabiliyor. Hastanın gerçekçi olmayan beklentileri, hastanın ameliyat öncesi fiziksel ve duygusal sağlık durumunun iyi olmaması, sigara, ilaç ve diğer maddelerin kullanımı, ameliyatın yeterlik sahibi olmayan ya da deneyimsiz cerrahlar tarafından yapılması, uzun süren cerrahi girişimler veya birden fazla girişimin aynı anda yapılması gibi durumlarda ameliyat sonrası ciddi sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Günümüzde çok değişik reklam araçları ile karşılaşıyoruz. Gazete, dergi veya broşürlere ilan vermek artık demode oldu. Onun yerine gazete veya magazin dergilerinde boy göstermek, ünlü bir kişiyi ameliyat etmek veya ismini kullanmak, dolaylı olarak ismini kullandırmak, para karşılığında televizyon şovlarına çıkmak, yazılı ve görsel basında öne çıkan taktikler... Günümüzde internet çok daha önemli bir araç haline geldi. İnterneti kullanmayan hekimin ayakta kalması çok zor görünüyor. Bugün hekim arayışında olan insanlar mutlaka internetten araştırma yapıyorlar, hekimlerin veb sayfalarını inceliyorlar, forum sayfalarından soru soruyorlar. Bu yüzden internet arama motorlarında öne çıkmak için para ödeme, forum gruplarında övgülü ya da örtülü reklam yapma ve internet siteleri üzerinden yapılan promosyonlar da internet üzerinden hasta payını artırmaya yönelik olarak uygulanan bir strateji haline geldi. Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım ağlarını etkin kullanmak, toplumu bilgilendirmek için de, reklam için de sık başvurulan bir yöntem... Tüm bunların estetik cerrahinin popülaritesini artırdığı da bir gerçek...

Şu da bir gerçek ki, web sayfalarından doğru bilgilendirme yapılması hem hastalar için bir ihtiyaç, hem de hekimin toplumsal görevi... Bunu yaparken bilimsel verilere dayalı bilgilerin, tedavi sürecinin, tedavi ile ilgili risklerin doğru aktarılması gerekiyor. Özellikle estetik cerrahide önemli bir bilgi kaynağı olan ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafların web sayfasına yerleştirilmesi, bir yandan hastaya karar aşamasında önemli bir katkı sağlarken, diğer yandan hekimin reklamı gibi algılanmaktadır. Aslında ülkemizde yasalar böyle bir uygulamaya izin vermiyor. Ancak, bu konudaki sorun, yurtdışı kaynaklı benzer sitelerde bunlara kolaylıkla ulaşılabilirken; ülkemizdeki kısıtlamalar nedeniyle, plastik cerrahların bunu yapamaması, ama plastik cerrah olmayanların kural tanımaz bir şekilde yapmaya devam etmesidir. Rekabet ve Reklam kurullarına, Tabip Odalarına, İl Sağlık Müdürlüklerine yapılan şikayetlere verilen basit ve yıldırıcı olmayan cezalar nedeniyle bu konuda bir türlü sonuç alınamıyor ve karmaşa sürüp gidiyor.

SON SÖZ
Estetik ve rekonstrüktif işlemler arasında keskin bir sınır yok. Karmaşık rekonstrüktif işlemler, estetik amaçla uygulanabileceği gibi, aksine estetik teknikler de rekonstrüktif bir işlemin sonucunu daha da iyileştirmek için kullanılabilir.İyi estetik cerrahlar, aynı zamanda rekonstrüktif işlemleri de iyi yapabilen cerrahlardır. Estetik yeteneklerini iyi kullanan cerrahlar, rekonstrüktif ameliyatlarda da en iyi sonuçları alırlar.Gerçekte, estetik cerrahi olarak adlandırılan işlemler, yıllar boyunca mükemmellik arayışı içinde gerçekleştirilen karmaşık rekonstrüktif işlemlerin uzantısıdır. Dolayısıyla, plastik cerrahinin üzerindeki “sadece iyi para kazanan ve ıvır-zıvır işlerle uğraşan naylon cerrahlar” imajını, uzmanlık alanımızı etik ve ahlaki değerlerle donatarak yok etmemiz gerekiyor.

Öte yandan, bu ilkelere bağlı kalarak, estetik alanında pazarlama ve reklam kampanyaları yapan rakiplerle baş etmek nasıl mümkün olabilir? Bunun için, öncelikle bunun bir kısa mesafe koşusu değil bir maraton olduğunu kabul etmek gerekir. Sadece hastalara karşı değil, mesleğimize ve meslektaşlarımıza karşı da kendimizi temsil ederken dürüst ve ahlaklı olmak, önce insan olmak en önemli erdem... Hipokrat’ı hatırlamalı, “hekim” olmalı, hasta güvenliği değerlerini en önde tutmalı... Bunu yaptığınızda, uzun vadede ne kadar iyi, yetenekli ve ahlaklı bir hekim olduğunuzu, reklam ve pazarlama stratejisi ile ulaşabileceğinizden daha fazla insan duyacaktır.

Bırakalım, bizi hastalarımız konuşsun...






Son yıllarda yaptığı nakillerle Türkiye'nin adını dünyaya duyuran Prof. Dr. Ömer Özkan, hakkında çıkan soruşturma iddialarına gece yarısı düzenlediği basın toplantısı ile cevap verdi. Özkan konuşması sırasında gözyaşlarını tutmadı. Yargısız infaz yapıldığını belirten Özkan, "Kahraman yaptığınız insan üçkağıtçı gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu haberlerin tek nedeni Üniversitede olmalıdır. Soruşturma ancak Rektörlük izni ile olur. Ortada böyle birşey yok. Ben ameliyatlarını özel izinle yapıyorum. Üniversitede üst düzey kişilerin ricasıyla sadece ameliyat yapıyorum" dedi.

REKTÖRLÜĞÜN SORUŞTURMA İZNİ YOK
Haberler çıktığında ilk olarak baside aldığını kaydeden Özkan, "Çok basite alınması gerektiğini düşündüm. Çok komik gelmişti. Haberin içeriğini ve niyetini anladıkça daha çok üzüldüm. Soruşturma başlatıldı. İyi bir haber olması için araştırmak gerekir. Birisi sizin hakkınızda şikayette bulunuyor. Bununla ilgili Savcılık gerekeni yapmıştır. Rektörlüğe bildirir. Rektörlük izin verirse Savcılık gerekeni yapar. Soruşturma başlatılır."

Haberde 37 kişiden bahsedildiğini hatırlatan Ömer Özkan, "Adı geçen 37 kişi çok değerli insanlar. Önemli operasyonlar yapan hocalar. Bunlar hakkında soruşturma açılmış. Bunların başında beni çocuğumun fotoğrafını koyarak haber sunulmuş. Nitelikli dolandırıcılık ne demek hakikatten bende bilmiyorum. Üzülmemiz için yapılıyorsa çok üzüldük. Bunun tek nedeni Üniversitede bulunmam. Bu bahsedilen konu maddi boyuttan olması gerekiyor. Ben üniversitede olmasam çok daha fazla kazanırım" diye konuştu.

İNSANLARIN GEÇMİŞ OLSUN DEMESİ BİLE ÇOK ÜZÜNTÜ VERİCİ
Bir çok daveti reddettiğini belirten Özkan, "çirkin iftiralar geliyor. İftira diyorsam değilse 6 ay sonra ortaya çıkacaktır. Gereksiz şekilde buraya gelmemiz üzüntü verici. İnsanların geçmiş olsun demesi bile çok üzüntü verici. Suçluyum suçsuzum konusuna girmiyorum. Soruşturma başlatıldı diyorsunuz herkes bu haberi okuyor. Güvendiğimiz adam kahraman yaptığımız adam üçkağıtçıymış denilecek.İmajınızı zedeliyor. Ben film artisti değilim. Yurtiçinde yurt dışında çok önemli tepkiler alıyorum. Böyle bir şey varsa 37 kişi popüler bir insan var karşınızda yıllardır basının önünde çok görünüyor diye düşünüyor."

YARGISIZ İNFAZ
Akdeniz Üniversitesinin en öndeki yüzü benim diyen Özkan, "Akdeniz Üniversitesi Türkiyenin parlayan yıldızı. Üniversitede olduğum için bu haber yapıldı. Yargısız infaz yapıldı. Kanundan dolayı burada ameliyat yapamıyorsunuz. Özel izin verilen hatta devletin hükümetin en önde kişileri ricasıyla ameliyat yapan kişiyim" diye konuştu.


 TTB tıpta uzmanlık denekleri ile birlikte konuya dikkat çeken kamu spotu hazırlıkları yapıyor. İlk kamu spotumuz Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun 03.09.2013 tarihli toplantısında kabul edildi.



 İstanbul’da basın mensuplarıyla bir araya gelerek göreve geldiği 8 aylık süreci değerlendiren Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu ‘Tam Gün Yasası’ ile ilgili tartışmalara nokta koydu. Bakan Müezzinoğlu Tam Gün ile ilgili 15 Ekim’e kadar yasa tasarısının meclisten çıkacağını söyledi. Müezzinoğlu sağlık çalışanlarına şiddet, aile hekimliği nöbet tutma krizi ve şehir hastanesi yatırımlarıyla ilgili açıklamalarda bulundu.

Doktorlarınıza sahip çıkın
Bakan Müezzinoğlu geçtiğimiz hafta başı kamu hastaneleri kurumunun başına getirilmesiyle koltuğu boşalan İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Ali İhsan Dokucu’nun yerine Prof. Dr. Selami Albayrak’ın atandığını söyledi. Müezzinoğlu “Sağlıkta dönüşüm projesiyle önemli bir yol kat edildi. Ancak sağlıkta hizmete ulaşımın bu kadar kolaylaştığı süreçte sağlık çalışanlarımıza uygulanan şiddet bizi yaralıyor. Vatandaşımızdan rica ediyorum. En zor anında kendisi ya da bir yakının can sağlığını teslim ettikleri hekime, sağlık çalışanlarına sahip çıksın” diyerek kamuoyundan destek istedi. Tam gün yasasıyla ilgili konuşan Bakan Müezzinoğlu şunları söyledi: “Mart ayından itibaren Türkiye’deki üniversitelerin rektörleriyle 1.5-2 ay süren yoğun görüşmeler yaptık. Tıp fakültelerinde baş gösterdiği söylenen öğretim üyesi sıkıntısıyla alakalı Çapa ve Cerrahpaşa gibi Büyükşehir merkezlerindeki problemlerin ortak noktası farklı, Malatya Kayseri gibi şehirlerdeki ortak noktalar çok farklı. Biz günü birlik çözümlerden ziyade önümüzdeki 20 yılı planlamak zorundayız. Biz istiyoruz ki tüm Türkiye’deki hocalarımızın taleplerini kendi kurumlarında sağlayalım. Bunun için yasal düzenlemeyi oluşturduk. 15 Ekim’e kadar ilk kanun tasarısı meclisten çıkmış olacak. Vatandaş muayenehane talebine bu şekilde cevap alabilecek. Ayrıca iki muayene ücretine kadar hocalarımıza fark ücreti ödenebilecek ve bazı özel operasyonlar için iki asgari ücreti geçmeyecek şekilde ayrı bir ücret alınabilecek. Bu gelirin yarısı hocanın çalıştırdığı kuruma, yarısı kendisine verilecek. Bu düzenlemelerle öğretim üyelerimiz gündüz performansı kadar mesai sonrası performans ücreti kadar para kazanabilecek. Ayrıca kendi alanında isim yapmış öğretim üyelerine özelde ihtiyaç varsa bağlı bulunduğu üniversite kadrosundaki öğretim üyesi sayısının yüzde 5’i kadar kontenjanını sözleşmeyle özel kurumda çalıştırabilme imkânı bulacak. Aynı şekilde özele geçen öğretim üyeleri alanında çok başarılı ve üniversitenin bu hocaları ihtiyacı varsa yine üniversite kendi kadrosunun yüzde 5’ini özelden öğretim üyesi temin ederek kullanabilecek.”

Sağlık sektörü 24 saatlik bir iş
Müezzinoğlu, “Aile hekimlerinin acilde nöbet olayı var bu konuda sonuçta nereye gelindi” sorusunu şöyle yanıtladı: Sağlık çalışanı 24 saatlik bir hizmet mesleğinin mensubudur. ‘Artık nöbet tutmam’ anlayışının meslekte yeri yok. Önce o konuda sağlık çalışanlarıyla hemfikir olmamız lazım. İster hemşirelerimiz, ister ebelerimiz, ister doktorlarımız ne olursa olsun nöbetsiz bir sağlık hizmeti sunumunun olmayacağını kabullenmeleri gerekir. 22 bin aile hekimi, 22 bin civarında da ebe ve hemşire var. Bu kadroyu nöbetsiz bir alan gibi tescil etmemiz, bu mesleğe yapacağımız kötülüktür.”

İlik bankası müjdesi
Müezzinoğlu, Efe Cömert’in ölümünün ardından gündeme gelen ilik bankası tartışmalarını da değerlendirdi. Bakan Müezzinoğlu, “Çalışma devam ediyor. Bu çok stratejik, altyapısı çok güçlü olması gereken bir alan dolayısıyla bilimsel çalışmalar ve değerlendirmeler 2 ayda bitmez. Ama bakanlık olarak bu konuda çalışıyoruz” dedi.

Acil tıp asistanı olarak görev yaptığı İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin 6. katından 30 Kasım 2012 tarihinde atlayarak intihar eden Dr. Melike Erdem’in ailesi, Sağlık Bakanlığı’na dava açtı. Erdem’in annesi Sebahat Erdem ile ablaları Fulden Erdem Çakmak ile Neslihan Erdem, 1 milyon 550 bin lira maddi, 450 bin lira manevi olmak üzere toplam 2 milyon lira tazminat talep etti.

‘PSİKOLOJİSİ BOZULDU’
İstanbul İdare Mahkemesi Başkanlığı’na yapılan başvuruda, Dr. Erdem’in Ümraniye Devlet Hastanesi’nde görevli iken, 23 Aralık 2011’de nöbet yerinde olmasına rağmen ‘görev yerinde olmadığı’ gerekçesiyle tutanak tutulup kendisine uyarı cezası verildiği, son olarak Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi’ne (SABİM) yapılan asılsız bir şikâyet sonucu hiçbir araştırma yapılmadan savunmasının alındığı ve tüm bunların doktorun onurunun zedelenmesine ve psikolojisinin bozulmasına yol açtığı iddia edildi.

‘ACIYI GİDEREMEZ’
Dr. Erdem’in savunmasını hazırladıktan sonra idarenin haksız işlemleri sonucu intihar ettiği öne sürülen dava dilekçesinde, 30 yaşındaki genç kadının çalışarak ailesine destek olduğu ve ölümüyle ailenin bu destekten yoksun kaldığı da belirtildi. Ayrıca mahkemece takdir edilecek tazminatın, anne Sebahat Erdem’in evladını, ablalarının ise kardeşlerini kaybetmiş olmalarının vermiş olduğu acıyı gideremeyeceğine, sadece acılarını bir nebze hafifletebileceğine işaret edildi. Abla Fulden Erdem, “Hukuk savaşını sürdürmeye kararlıyız” diye konuştu.

‘ASILSIZ İHBAR ÖLDÜRDÜ’
İstanbul Tabipler Odası, intihar eden Dr. Melike Erdem için Samatya Hastanesi önünde toplanarak, 184 SABİM hattına yapılan asılsız ihbarın Erdem’i ölüme götürdüğünü savunmuştu.

Bu yazı benim uzun zamandır yaptığım ilk denemem. Sevgili Esra “Hocam istediğiniz konuda yazabilirsiniz” dediğinde kendimi sınırsız özgür hissettim ve bir an dağıldım zihnimde! Ne yazmalıydım? Ayrıca yazacak gerçekten o kadar çok şey varken, şu an isyanlarda olduğu için kalbim, bilgisayarın önüne geçtiğimde parmaklarım bu kelimeleri tuşladı ve bir hikaye anlatmak istedim size… Aydın kişinin hikayesi…

Nasıl yetişir bir aydın bilir misiniz? Bu soruya yanıt aramaya başlamadan önce bir sınıflandırayım ben size haddim olmadan aydınları!

Aydın kişinin bir üniversite görmüşü, bir de yolda yürürken ve ayağındaki ayakkabının tabanında, çıplak teninde asfaltı hissederken, kulakları karnının gurultusundan başka bir şeyi duyamaz haldeyken, ayağının dibine düşen bir gazete parçasını hevesle alıp ne yazıyormuş diye okuyan ve pek çoğumuzdan bile fazla bilgiyi çoktan sindirmiş, sahip olduğu hiçliği bu sebeple unutmuş gitmiş olanı vardır.

İkinci grubun karşısında saygıyla selam duruyorum. Birçok üniversite mezunu aydın olmaktan oldukça uzak olsa da aydının üniversite okumuşu çoktur. Yani neymiş? Aydın olmanın okuyup yazmayla bir alakası yokmuş. Peki aydın kimmiş biraz daha açalım.

Aydın okur, her konuda okur, tarafsız okur, karşı olduğu fikirleri içeren yazıları da okur. Okur, sentezler, özümser, biriktirir ve sonra da “paylaşır”! İşte bu çok önemli paylaşma kısmıdır aydını aydın yapan, “aydınlık kişi” yapan. Çünkü o biriktirdikleri kendini aydınlatırken o da çevresini aydınlatır! Ne mutludur bir aydına yakın olmak!

Şimdi bu kadar değerliyken aydın, neden değeri layığıyla verilmez? Bir aydının yetişmesi kolay mıdır? Değildir elbet! Gelmek istediğim nokta şu: Birçok meslek dalında çok değerli aydınlarımız olsa da genellikle aydın kişi “öğretim üyeleri” arasından çıkar. Aslında yazıma “Kolay mıdır bir öğretim üyesi yetiştirmek?” başlığı da yakışırdı ama ben en değer verdiğim konulardan biri olduğundan “aydın” kelimesinin gönlümdeki anlamını da vurgulayarak başlamak istedim…

Zordur bir öğretim üyesi yetiştirmek.
“Öğretim üyesi” olmak için hem sağlam bir merkezi ve hem de periferik sinir sistemine sahip olmanız gerekir. Sadece biri yetmez, bazen düşüncelerinize bazen de elinize kolunuza çok iyi sahip olmanız gerekir! İçinizden geleni aniden frenleyerek, söylememeniz gereken, bilinen doğruları söylemeyip ve bazen de elinizin tam tersinde duran ve o mübarek elinizin tersini pek hak eden bir surata, elinizin çarpma isteğini çeviklikle frenleyebilmeyi bilmeniz gerekir.

Sinir sisteminiz sağlam olmalı, evet! Çünkü siz bir öğretim üyesi olabilmek için asistanlık döneminizin en çetin yıllarında, her gece iki üç saatlik uykuyla boyunuz kadar kitapları yalayıp yutmaya çalışırken, komşunuzun, dayınızın, amcanızın çocukları sokaklarda kelebekler gibi uçuşarak şarkılar söyleyerek gezeceklerdir. Sinemaya, konsere filan gider bir de onlar, ayrıca dört senede filan, bilemediniz yüksek lisans da yapmışlarsa altı senede biter eğitimleri! Yani sizin gibi 40 yaşına geldiklerinde hala “Doçent olacağım ben!” diye ölümüne canhıraş ders çalışmazlar. Sonra iş hayatına başlarlar ve “para” kazanırlar. Siz o sırada hala boyunuz kadar kitapları devirmekle meşgulsünüzdür. Eğer biraz şanslı iseniz asistan kadrosuna girebilmişsinizdir ve artık siz de “harçlık” denilecek kadar bir miktar kazanıyorsunuzdur. Ancak harçlığınızın da tamamı araştırma çalışmalarınıza gider, bu nedenle asistanın ailesi zengin olsa daha iyi olur, çünkü bu ailenin ileride çok değerli bir “öğretim üyesi” olacak bu kıymetli evladına, tez çalışmalarını yapabilmek, yayın yapmak, bu yayınları bastırmak ve çalışmalarında kullanılmak üzere malzemeler almak için bir servet ödemesi gerekmektedir.

Asistan olmak asında çok sancılı bir süreçtir ve başlı başına başka bir yazının konusu olabilir. Bu zorlu süreci tamamlayan öğretim üyesi “uzman” olmuştur. Ama çilesi henüz bitmemiştir. O kelebekleri kovalayan komşu kızları kariyerlerinde çok önemli yerlere gelirken, onlar sahip oldukları akademik dosyalarla kendilerine bir kadro bulabilmek için sokağa atılırlar. Hekim öğretim üyelerinin ekstra çileleri vardır. Mecburi hizmetlerini de bitirmeleri gerekir. Asistanlıklarında ise tuttukları nöbetlerden evlerinin yolunu unuturlar. Uzmanlık alanlarına göre 48 ile 72 saat uyumadan yaşayabilmeyi başaranları vardır!

Öğretim üyesi ailesine aslında doçent unvanı aldıktan sonra kavuşur. Çünkü o hastanede, fakültesinde sınavına hazırlanırken ve ayrıca diğer işlerini de yapmak zorundayken, evde çocukları büyür, babaları ölür! Hiçbir şekilde geri gelmeyecek o çok değerli zamanları paylaşamazlar aileleriyle, bazen yetişemezler bile acılarına, sevinçlerine…
Sonra en nihayet… Huzur vuku bulur mu acaba?

İşler ve sorumluluklar artmıştır. Çok değerli kayıplar geçmişte kalmış, yoklukları, yaşanamamışlıkları tam epiglottislerinin üstünde bir yumru gibi oturmuş ancak hayatı ucundan yakalamışlardır en nihayet.
…..ve bu böyle sürüp gider.

Umarım sizleri okurken buhrana sürüklememişimdir! Şimdi izninizle bu değerli kişilere verilen maddi değeri açıklamak istiyorum. Verilmesi gereken manevi değerin ölçülemez boyutta olması gereken öğretim üyelerimizin ve hekimlerimizin maruz kaldıkları hareketlerde gene çok önemli başka bir yazının başlığıdır…

Sizi okurken yoran bu süreci tamamlamış bir doçentin aylık kazancı bu ülke de 2.900 TL dir. Bu arada belirtmek isterim 2 yıllık fakültelerden mezun ya da 8 aylık kurslarla devlet memuru olarak çalışan birçok vatandaşımızın memuriyete başlama kazançları 2.000-2.700 TL civarındadır. Bu kişilerin hak etmedikleri bir kazanç değildir bu. Asıl adil olmayan, koskoca bir doçente 2.900 TL kazancın reva görülmesidir. Bu ülkenin kaç tane doçenti ya da profesörü vardır? Temel tıpta öğretim üyesi ek olarak 1.500 TL de döner sermaye alır. Klinikte cerrahsa öğretim üyesi, ise, geliri biraz daha yüksektir. Başka fakültelerdeki öğretim üyeleri de ikinci öğretimle bellerini doğrultmaya çalışırlar. Bu durumda bile onlardan mucizelerle altın yumurtlamaları beklenir. Bu ne demek? O da ayrı bir yazının konusu ve onu da kısmetse başka bir yazıda anlatırım… Yani derin mevzu.
Bu arada kelebekli komşu kızları, duyduğunuzda “Maske” filminde Jim Carrey’nin çenesinin yere düştüğü gibi ağzınızı bir daha toparlayamayacağınız şekilde açık bırakan gelirler elde etmeye başlamışlardır!

Bir Histoloji ve Embriyoloji doçenti olarak ve bu süreci ziyadesiyle yaşamış bir “öğretim üyesi” olarak bazen neden “histolojinin elli tonu” diye bir kitap yazmadığımı düşünüyorum. Daha çok kazanacağıma eminim…

Sizleri biraz düşündürebilmiş ve bazen de gülümsetebilmişimdir umarım.
Daha “aydınlık” ve “değerli” yarınlarda görüşmek dileğiyle…


Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, sağlık hizmetinde kalite standartının hem kamu hem de özel sektör için önem taşıdığını dile getirdi. Şencan ayrıca yeni düzenlemeyle tüm hastanelerin değerlendirmeye tabi tutulacağını da bildirdi.

Özel hastanelerin puanlamasının Sosyal Güvenlik Kurumunun hizmet alımı, kamu hastanelerinin puanlamasının ise yönetimin izlenmesi ve değerlendirilmesi açısından önemli olduğunu anlatan Şencan, "Bakanlık olarak kalite değerlendirmesinde birçok parametreyi göz önünde bulunduracağız. Hasta bakım, enfeksiyon kontrolü, acil durum ve afet yönetimi, poliklinik ve ameliyat hizmetleri gibi ölçütler hastane kalite değerlendirmesinde dikkate alınacak" diye konuştu.
Hasta ve çalışan memnuniyetinin de sağlık hizmetinde önemli bir kalite standardı olduğuna dikkati çeken Şencan, "Çalışanı şiddete uğrayan bir hastane için puanlama nasıl olacak" sorusu üzerine şu bilgileri aktardı: "Şiddet olaylarının önlenmesine yönelik tedbirler alınması hastane yönetiminin görevleri arasındadır. Şiddet yaşanan bir hastanede buna yönelik önlem alınıp alınmadığı, önlem alınmışsa etkin olup olmadığı kalite için yapılacak değerlendirmede mutlaka dikkate alınacaktır" dedi.

Kalite değerlendirmesinin sağlık kurumuna yönelik bir yaptırımı içermediğini vurgulayan Şencan, sözlerini şöyle sürdürdü: "Yapacağımız değerlendirme hastanelerin hizmet kalitesini geliştirmesi açısından büyük yarar sağlayacak, bir projeksiyon olacak. Bakanlık olarak bu konuda cezalandırıcı bir tutum izlemek yerine modern bir yaklaşım benimsiyoruz. Değerlendirmeyi hastanelerin dikkatine sunacağız, onlar da bunu kendilerini geliştirmek için kullanabilir."
Türkiye'nin sağlık turizmi açısından büyük bir potansiyeli olduğunu anımsatan Şencan, "Bu kriterler sağlık turizmi için bir ölçü olabilir" diye konuştu.

 Hakkari Yüksekova Devlet Hastanesi'nde yine bir kadın doğum uzmanı doktorunun geçtiğimiz hasta yakınları tarafından ağır şekilde darp edildiği öğrenildi. 40-50 kişilik bir grubun saldırısına uğrayan doktor, ağır yaralanarak yoğun bakıma kaldırıldı. Hayati tehlikesi devam eden doktorun durumu, iyiye gitse de ciddiyetini koruyor. Hakkari Yüksekova'daki doktorlar

Hastaneden yapılan açıklamaya göre dün normal doğum sırasında amniyotik sıvı embolisi olduğu tahmin edilen bir hastanın hayatını kaybetmesi üzerine aileden tepki geldi. Hastane yetkilileri aileyle görüşerek adli süreci başlatmalarını istedi ve otopsi ile ölüm sebebinin net olarak anlaşılacağını belirtti. Ancak ailenin bazı bireyleri durumu kabullenemeyerek Cumhuriyet Savcısına ifade veren doktoru, hastane çıkışında darp etti. Büyük bir grubun saldırısına uğrayan doktor S.P.'nin tedavisi hala yoğun bakımda devam ediyor.

 Öncelikle altını çizmem gereken nokta, tıp eğitiminin üzerini kaplayan sorunların kamuoyunda fark edildiğinden çok daha büyük boyutlar kazanmış olduğu ve düzeltici adımlar atılmadığı takdirde içinden çıkılmaz bir hal alacağıdır. Bu alandaki sorunların çözümsüz kalması ve ağırlaşması, önümüzdeki yıllarda, on yıllarda tıp eğitiminin kalitesinin düşmesine yol açarak nitelikli hekimlerin yetişmesini, gelişmesini tehlikeye sokacak, sonuçta sağlık alanında genel bir gerilemeye neden olacaktır.

* * *

Türkiye’de geçen 10 yıl içinde sağlıkta önemli bir dönüşüm yaşanmış, son derece kapsamlı bir reform gerçekleştirilmiştir. Özellikle dar gelirli vatandaşlara dönük sağlık hizmetleri yaygınlaşmış, insanların hizmete erişimi kolaylaşmıştır. Vatandaşın sağlık hizmetlerinden dolayı memnuniyetinin belirgin bir şekilde yükseldiği inkâr edilemez. Buradaki kazanımlar, AK Parti’nin sandıktaki başarısının da en önemli dayanaklarından birisidir.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Tıp hizmeti temel önceliklerden biri yapılırken -sağlık personelinin ağır bir performans baskısı altına alınması bir tarafa- tıp eğitimi ve araştırmanın ikinci plana itildiği, özellikle tıp fakültelerinin bu başlıklardaki asli işlevlerine ağır bir hasarın verildiği de ortadadır. Tahribatın doğrudan ve dolaylı sonuçlarının, kısa dönemde anlaşılmasa da, orta ve uzun dönemde topluma birer olumsuzluk olarak dönmesi kaçınılmazdır.
Tıp fakültelerinde büyük bir kan kaybı yaşanmış, eğitim faaliyetleri gerilemeye başlamış, mesleki pratiklerin öğretilmesinde ciddi zafiyetler belirmiştir. Bütün çalışmalar, eğitimin kalitesi ve araştırmada aşağı doğru bir yönelişe işaret ediyor. Tıp fakülteleri açılışında niceliksel anlamda dünya rekorları kırılırken, eğitimde akademik yetkinliklerin yeterince gözetilmemesi ve liyakat ölçütlerinin çözülüşü, ne yazık ki, niteliğin aynı derecede önemsenmediğini gösteriyor. Sağlık Bakanlığı’nın bürokratik tasarruflarının akademik standartları sıkça örselemekte oluşu da sorunun bir parçasıdır. Özetle, akademik kaliteden feragat edilerek bilimde ileri gidilemez.

* * *

Üniversite öğretim üyelerini ya üniversite ya da muayenehane/özel hastane tercihiyle baş başa bırakan Tam Gün Yasası, bu yasanın bazı hükümlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali ve bunun üzerine çıkarılan kararnamelerin yarattığı hukuki belirsizlikler, bu alandaki eğitim sistemini tam bir kargaşanın içine itmiştir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2011 sonunda geçirdiği rahatsızlık sırasında ameliyatının, Tam Gün’ün ardından İstanbul Tıp Fakültesi’nden ayrılmış olan bir profesör (Dursun Buğra) tarafından bir üniversite hastanesinde (Marmara) yapılmış olması, bu yasanın toplum nezdindeki algısını şekillendirmek açısından büyük bir sembolizm taşıyor. Keza, geçen yıl Akdeniz Üniversitesi’nde Türkiye’nin ilk yüz nakli ameliyatını başarıyla yapan ekibin başkanı Prof. Ömer Özkan’ın Tam Gün sonrası muayene açmaya karar veren yarızamanlı bir hoca olması, bu nedenle ameliyatının mevzuat açısından sıkıntı yaratması, yine bu kargaşanın yarattığı tuhaflıkların bir başka çarpıcı örneğidir.
Tam Gün Yasası’nın uygulamadaki sonuçlarına bakıldığında, özel hastanelerin ve yeni kurulmakta olan vakıf üniversitelerinin bu işten ciddi bir şekilde kazançlı çıktıklarını görmemek mümkün değildir.
Buna karşılık, “yalnızca üniversite” tercihini kullanıp tıp fakültelerinde kalarak sorumluluğun en büyük bölümünü üstlenen hocaların uğradıkları gelir kaybı, gelen ek iş yükü ve bunun sonucu eğitime ayırabildikleri zamanının azalması ve motivasyon anlamında içine itildikleri çok yönlü mağduriyet her geçen gün derinleşmektedir. Durumları iyileştirilmediği takdirde tıp fakültelerinden özel hastanelere kan kaybı devam edecektir.

* * *

Hem tıp fakülteleri hem de üniversite dışındaki tıp camiasını birlikte bir bütün olarak yakından ilgilendiren temel bir sorun daha var. O da hekimlik mesleğinin değersizleştirildiği yolundaki güçlü bir kanaatin son dönemde tıp camiası içinde yerleşmiş olmasıdır. Bu konsensüs pek çok faktörün bir bileşkesidir. Ancak bazı siyasilerin zaman zaman kullandıkları üslup da bu bağlamda önemli bir faktördür ve toplumda yarattığı algı nedeniyle doktorlara dönük saygısızlığı, hatta saldırganlığı tetikleyebilmektedir. Doktorların saldırıya hedef olduğu olaylardaki artış sonuçta bütün tıp dünyasını olumsuz yönde etkiliyor.
Geçmiş dönemde sergilenen bazı aşırılıkların ardından hekimler karşısında yeni ve özenli bir dile, söyleme ihtiyaç vardır. Üstelik çözümü en kolay olan mesele de budur, çünkü yasa değişikliği, yeni tüzük-yönetmelik, bütçeye fon aktarımı ya da teknolojik altyapı gerektirmiyor. Yalnızca biraz çaba ve dikkat yeterlidir. Sağlık Bakanlığı’ndaki görev değişikliğinin ardından önümüzdeki hafta yapılacak 14 Mart Tıp Bayramı bu açıdan yeni bir başlangıca vesile oluşturabilir.
Başbakan Erdoğan, geçenlerde “Sevindiğim nokta, tıpta beyin gücümüz iyi” diye konuşmuştu. Şimdi “beyin gücü”ne sahip çıkmanın ve değer vermenin zamanı gelmiştir.

 “O da şu, devlet hastanelerindeki uzman doktorlarla ilgili olarak onların da devlet hastanelerinin üniversitelerle müşterek yapacağı çalışmalarla kariyer yapma yolunu açacağız. Bu zaten uzman doktor değil mi? Hemen ver ona yardımcı doçentliği, ondan sonra olsun doçent, aynen zaten pratiğin içinde... Ondan sonra doçentliğini alsın, belli bir süre sonra profesörlüğünü de alsın böylece bu sıkıntıyı aşmış olalım”.
Erdoğan, tıp fakülteleri ile devlet hastanelerinin “eşleştirilerek ilişkilendirilmesi” anlamına gelen “afiliye çalışmalarının yapıldığını” da belirterek, şöyle devam ediyor: “Rektörlerimizle istişarelerimizi yaptık, inşallah bunun önünü de açacağız. Ona göre de gerekli yasal düzenlemeleri yapacağız.”

* * *
Başbakan, bu sözleri geçen çarşamba günü Viyana’da MÜSİAD’ın düzenlediği bir toplantıda sarf etti. Açıklamalarından, yeni tıp hocalarının yetiştirilmesi için “hızlandırılmış” bir akademik kariyer planlaması öngördüğünü anlıyoruz. “Hemen ver ona yardımcı doçentliği...” demesi, kendisinin bu konuda da koşar adım gidilmesini istediğine işaret ediyor.
Tıp eğitiminin yaygınlaştırılması teması ile son dönemde Başbakan’ın açıklamalarında sıkça karşılaşıyoruz. Örneğin, bir hükümet politikası olarak “tıp fakültelerinin sayısını arttırdıklarını” açıkladıktan sonra “İnşallah daha çok doktor yetiştireceğiz ve buralara daha çok doktor gelecek ve eksiğimiz evvel Allah hiç olmayacak” diye konuşuyor. (30 Aralık 2012, Ceylanpınar)
Erdoğan, bir başka ortamda “Tıp alanında, biliminsanı ve doktor yönünden ciddi sıkıntımız var. Üniversitelerimizden de yoğun bir şekilde artık doktor yetiştirmelerine, gerek lisansta gerek uzman doktor noktasında ihtiyacımız var. Bu konuda hocalarımızdan istirhamımız hakikaten bir an önce bu gençlerimizi yetiştirelim, sağlık hayatına kazandıralım diyoruz” diyerek, hocalara da “Hızlanalım” mesajını gönderiyor. (12 Ocak 2013, Florence Nightingale Hastanesi Açılış Töreni)
Gerek devlet gerek vakıf üniversitelerindeki tıp fakültelerinin sayısının artması Başbakan’ın “Bu dönemde en çok sevindiği şeydir.” (1 Şubat 2013/Fatih Altaylı Habertürk mülakatı)

* * *

Yeni Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu’na göre, “Türkiye’nin en önemli sağlık sorunlarından biri hekim açığıdır.” Bakan, “bugün itibarıyla 20 bin uzman ve 10 bin pratisyen hekime ihtiyaç olduğunu” belirtiyor ve bu açığın 15 yıldan önce kapatılamayacağını söylüyor.
Başbakan’ın bu soruna bulduğu çare, bir taraftan yeni tıp fakültelerinin açılmasını teşvik etmek, diğer taraftan Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde olan ve uzmanlık eğitimi de verilen araştırma ve eğitim hastanelerini bu yeni fakültelerle ilişkilendirerek, buralardaki doktorlara öğretim üyesi olma yolunu açmaktır.
Erdoğan’ın çözüm planında niceliksel bir bakış ön plana çıkıyor. Olaya salt sayılarla bakıyor. Tıpta adım atılacaksa, ne kadar çok fakülte açılmasını sağlarsa, ne kadar çok hoca ve sonuçta doktor yetiştirilirse o kadar başarılı bir icraat yapılacağına hükmediyor. Ancak “nitelik” söz konusu olduğunda aynı kuvvetli, kararlı vurguları görmüyoruz.
Özellikle tıp eğitimi gibi akademik yetkinliğin her şeyin üstünde tutulması gereken bir alanda “Yap onu yardımcı doçent...” yaklaşımının isabet derecesi tartışmaya çok açıktır. Bir uzmanın yardımcı doçent olabilmesi için yayın yapmak ve ders vermek üzere pek çok kriteri karşılaması gerekiyor.
Akademik kariyeri süratlendirme çabaları bu alandaki standartların aşınmasına yol açabilir.

* * *

Kaygı yaratabilecek başka sonuçlar da söz konusu. Bugün Türkiye’de gözlemekte olduğumuz iktidar yoğunlaşması içinde özellikle YÖK’ün tıp hocalarının kariyerlerinin hızlandırılması eğilimleri karşısında etkili bir akademik kalite kontrolü sağlayabileceği şüphelidir.
Bu arada, hükümet çevrelerinin profesör sayısını artırmak isterken aslında kamuoyunun geniş bir kesiminde de geçerli olan “İyi bir doktor muhakkak doçent ya da profesör olur” şeklindeki genel algıdan da etkilendiğini zannediyorum. Pekâlâ akademik kariyer yapmayan ama mesleğini başarılı bir şekilde icra eden çok sayıda başarılı doktor var.
Ayrıca, Başbakan’ın önerdiği model, Sağlık Bakanlığı’nın kendi kontrolü altındaki eğitim ve araştırma hastaneleri üzerinden üniversite sistemi içindeki egemenlik alanını arttırmasına ve bu çerçevede özerkliğin zemin kaybetmesine yol açabilir.
Hükümet, kuşkusuz sağlık alanındaki sorunların üzerine gitmek ve çözümler üretmek durumundadır. Ama bunu yaparken nitelikten ödün vermediği hususunda da kamuoyunu ikna etmelidir.

Bu alana ÖSYM’deki ilk yüzde 1’den bile değil, ilk binde 5’ten öğrenci alınıyor. İlk altı yıllık temel eğitimi tamamlayanlar iki yıla çıkabilen mecburi hizmeti de bitirdikten sonra uzmanlığa ya da akademik kariyere yönelmek istedikleri takdirde, kendileri için ikinci bir zorlu eğitim dönemi başlıyor.
Merkezi sistemle yapılan Tıp Uzmanlık Eğitimi Sınavı’nı (TUS) kazanan öğrenciler, araştırma görevlisi, eski adıyla asistan olarak ya tıp fakültelerinde ya da Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde genellikle 5-6 yıl süren bir uzmanlık eğitimine başlıyor. Eğitimi başarıyla tamamlayıp “uzman doktor” unvanını aldığınızda ikinci bir mecburi hizmet dönemi sizi bekliyor. Bir sonraki aşamadaki “yan dal uzmanlığı” eğitimine girmiyorum.
Özetle bir hekim, ‘uzman’ olabilmek için genellikle 20’li yaşlarının orta dönemlerinde başlayıp 30’larının ortalarına doğru uzanan son derece yorucu bir eğitim aşamasından geçmek zorunda. Uzmanlık eğitimi, öğrencilerin ayrıldıkları branşlarda (kardiyoloji ya da cerrahi gibi) hem teorik eğitim aldıkları, hem de kliniklerde hasta bakarak, hocalarla birebir vakalar üzerinde uğraşarak tecrübe kazandıkları en kritik dönem. Bazen 48 saate çıkan nöbetlerle, uzun mesai süreleri içinde hem öğrenerek hem de hastalarla uğraşarak ve kliniklerin yükünü de büyük ölçüde omuzlayarak geçirilen bir dönem bu. Ayda 1800 lira maaş ve ek performans ödemesi karşılığında…

Asistan eğitimi geriliyor
Şimdi asistanların Tam Gün Yasası sonrasında ne durumda olduklarını teşhis edebilmek için bir “MR” çekelim. Bunun için genç asistanların kendi aralarında kurdukları “Hekimlerin Sosyal Medya Platformu” adlı site üzerinden yapılan ve geçen ağustos ayında Fransa’nın Lyon kentinde düzenlenen Uluslararası Tıp Eğitimi Kongresi’nde sözel sunumu yapılan bir araştırmaya değinelim. Bu araştırmaya 46 tıp fakültesi ve 52 eğitim-araştırma hastanesinden 40 uzmanlık dalında toplam 340 asistan katılmış.
Bu araştırma karşımıza çok düşündürücü bir tablo çıkarıyor. Öncelikle üç büyük kentteki köklü üniversitelerde ve cerrahi branşlarda eğitici kadrolarda anlamlı bir küçülmenin yaşandığı ortaya çıkıyor. Çarpıcı bir sonuç, asistanların baktıkları hasta sayısı artarken, hem hocaların ayrılması hem de iş yükünün baskısı nedeniyle eğitim çalışmalarında ciddi bir gerilemenin yaşanmakta oluşudur.
Araştırmada Tam Gün öncesi ve sonrası eğitim faaliyetlerinin durumu karşılaştırıldığında şu tablo beliriyor: Asistanlara teorik derslerde yüzde 21 azalma, klinikopatolojik seminerlerde yüzde 30 azalma, pratik beceri saatlerinde yüzde 44 azalma, bilimsel araştırmalarda yüzde 36 azalma, diğer eğitim faaliyetlerinde yüzde 47 azalma.
Katılanlar içinde Tam Gün sonrasında eğitimin niteliğindeki değişimi olumlu bulanların oranı yalnızca yüzde 2’dir. Değişim olmadığını düşünenler yüzde 53, olumsuz yönde değişim olduğunu düşünenler ise yüzde 45 dolayındadır. Aldığı eğitimden “memnun olmayanlar”ın oranı yüzde 57’dir. Yüzde 22 kararsızdır. “Memnun olanlar” ise yüzde 21’lik bir azınlık oluşturuyor.
Şu çarpıcı sonuçlara da dikkat çekelim. Asistanların yüzde 77’si hocaların öğretim motivasyonunun düştüğünü, yüzde 58’i danışacak hoca bulamadıklarını, yüzde 63’ü özellikli vakaları daha az gördüklerini, yüzde 75’i cerrahi branşlarda ameliyat çeşitliliğinin azaldığını belirtmiştir. Araştırma, “genç hekimlerde ciddi bir gelecek kaygısının yaşandığını” ana sonuçlardan biri olarak kayda geçiriyor.
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) tamamladığı ve henüz yayımlanmamış olan asistanlarla ilgili rapor da büyük ölçüde bu verileri teyit ediyor. TTB Başkanı Prof. Özdemir Aktan, “Araştırmaya 20 bin asistandan 2 bini katıldı. Ana sorun geleceğe dönük güvensizlik olarak beliriyor. Çalışma saatlerinin uzunluğu ve eğitim faaliyetlerinin gerilemesi diğer iki önemli bulgu” diye konuşuyor.
Ankara Üniversitesi (AÜ) Rektörü Prof. Erkan İbiş, asistanların durumunu şöyle değerlendiriyor: “Asistanların eğitimlerinde önceki yıllara göre bir nitelik kaybı olduğunu kesinlik içinde söyleyebilirim. Bir asistan hocalarla birlikte ne kadar çok vaka çalışırsa, o kadar iyi yetişir. Hoca sayısının azalması bu açıdan da sıkıntı yarattı”.
Prof. İbiş, bugün asistanlara hâkim olan ruh haline bakarken de şöyle konuşuyor: “Ben de 1985-89 yılları arasında asistanlık yaptım. Biz de 36-40 saat nöbet tuttuk. Ama sonuçta bizi daha iyi bir yaşamın beklediğine, bilimsel çalışma imkânları bulabileceğimize, mesleğimizde daha saygın, daha iyi bir yere geleceğimize dair bir umudumuz vardı. Bugün asistan arkadaşlarımızın ruh haline baktığımızda, biz daha umutluyduk o yıllarda. Ne yapıp yapıp onların durumlarını her bakımdan iyileştirmemiz gerekir”.

Köklü üniversiteler zora sokuluyor
Şimdi asistanlarla ilgili sorunun başka bir yönünü gösteren ikinci bir MR çekelim. Bu görüntüde tespit edeceğimiz sorun, YÖK’ün her yıl TUS’la birlikte açtığı asistan kadrolarını bilinçli bir şekilde düşürmesi, ayrıca dağıtımında da özel tercihlerin kullanılmakta oluşudur. 2005 yılında TUS kontenjanlarında tıp fakültelerine toplam 3665, eğitim-araştırma hastanelerine 2491 kadro verilirken, 2012 yılında kontenjanlar fakültelerde 3040, hastanelerde 1752’ye düşürülmüştür. Üstelik bu dönemde tıp fakültelerinin sayısı TUS klavuzunda 39’dan 59’a, eğitim hastanelerinin sayısı ise 40’tan 55’e çıkmıştır. Ciddi bir ters orantı söz konusudur. Üstelik cerrahi gibi bazı branşlar Sağlık Bakanlığı’nın müdahalesiyle özellikle kısılmakta, ayrıca anatomi, fizyoloji gibi temel dallarda kontenjan açılmamaktadır.
Burada göze çarpan bir eğilim, özellikle köklü üniversitelerin asistan kadrolarının kısılması, buna karşılık yeni fakültelere, özellikle de bazı vakıf üniversitelerine daha esnek davranılmasıdır. AÜ Tıp Fakültesi’ne 2005 yılında 122 asistan kadrosu verilirken, bu sayı 2012’de 63’e düşürülmüştür. Bu kontenjanlar Hacettepe’de 136’dan 86’ya indirilmiştir. İstanbul Üniversitesi’nin iki tıp fakültesinde de benzer kadro sıkıntılarının yaşandığı anlaşılıyor. AÜ Genel Cerrahi anabilim dalında 39 asistan kadrosundan yalnızca 17’si doludur ve 2013 Nisan TUS’ta bu bölüme yalnızca bir kişilik kadro verilmiştir. Yeni kurulan üniversitelere pozitif ayrımcılık yapılması bir noktada makul karşılanması gereken bir durumdur ama bu köklü üniversitelerin “nefeslerini kesmek” pahasına olmamalıdır, bugün gözlendiği gibi…

 “Her profesör işinin ehli değil, profesörlüğü de abartmamak lazım” diyecek kadar çuvaldızı kendi meslek grubuna da batırıyor. Oysa hekimlerin ağzından, başka hekimlere dair olumsuz bir laf alamazsınız.
Oruçkaptan farklı.
O yüzden de özel.
Yarından itibaren yeni röportajlarda buluşmak üzere...

Doktorlar da çocuklarını özel okula göndermesinler!

Bir futbolcu, oynamasa bile tonla para kazanırken, akademisyenlerin bu kadar ucuz olması kabul edilemez. Bu yüzden kimse bu ülkede akademisyen olmak istemiyor. “Topçu” olmak ya da eline gitar alıp, “popçu” olarak yükselmek istiyor. 2001’de Amerika’da kalmam teklif edildi. Kabul etmedim. Türkiye’ye hizmet vereyim diye geri döndüm. Ama bu ülkede, sistem o kadar bozuk ki, 99 yılında 4 yıllık uzmanken, cebimde otobüse verecek para yoktu. Yürüyerek eve gittiğimi bilirim. Yukarıdaki insanların anlamadığı; hekimler, 50 yaşına kadar kendilerine yatırım yapıp, cepten yiyorlar. Ondan sonra da 3 kuruş para istiyorlar. Bu da en doğal hakları. Ne var ki, bu ülkenin Sağlık Bakanı çıkıp, “Doktorlar da çocuklarını özel okula yollamasınlar!” deme hakkını kendinde buluyor, bulabiliyor. Ne diyeyim? Yakında bu ülkede iyi doktor bulamazlar!

Ankaralı ve İstanbullu Cerrah Farkı

İnsanlara nasıl bu kadar güven veriyorsunuz?
Ben neysem oyum. Bazı doktorlar vardır, takım elbiseyle gezerler, önlerinden geçilmesine izin vermezler. İnsanlar onlara tapınsın isterler. Ben öyle değilim. Belki ben de hastalandığım, ölümün sınırına gelip geri döndüğüm için farklıyım. Bir de tabii Ankaralı cerrah olmanın da bir etkisi vardır...

İstanbullu ve Ankaralı cerrahlar diye bir şey mi var?
Evet var. Biz Ankaralı cerrahlar daha akademiğiz. Ve kılık kıyafetimizde daha rahatız. Üniversitede kaldığımız için parayla pulla işimiz yok. Daha azına razıyız ama insanca yaşamak istiyoruz. İstanbul’a gelince, burada herkes “büyük cerrah”, herkes işini “çok iyi” yapıyor. Burada bir özgüven patlaması var. Ama zaten İstanbul’da tezgâhtarda bile o özgüveni görebiliyorsunuz. Ankara’da böyle bir şey yok...

Karımı Ameliyat Ettim Sonra Âşık Olduk Birbirimize

Kadınlar hep etkilendi mi sizden?

Yok canım. Öyle bir intiba mı bıraktım? Tam tersi. Benim ne yaptığımı bilmez ki kadınlar, ortalıkta “Beyin cerrahıyım” diye dolaşmıyorum. Bence kadınlar işadamlarından daha çok etkileniyorlar...

Hiç zannetmiyorum... Karınızla nasıl tanıştınız?

Beli ağrıyordu, ameliyat ettim. Bel ve sinir cerrahisi dahilinde. Öyle tanıştık, sonra da âşık olduk birbirimize...

Kaçan hastalar da oluyor

Yakaladığını ameliyat eden bir doktor olmadığım için buradakilere, “Sizin işinize yaramam!” dedim. Ben sadece gerekli olduğu takdirde ameliyat yaparım. Hastaya mutlaka bütün riskleri de açık açık anlatırım. Tabii kaçan hastalar da oluyor. Başka doktorlara gidiyorlar. Çünkü “her şeyin iyi gideceğinin garantisini veren” hekimler de var bu ülkede. Oysa, bizi mesleğimizde böyle bir şey yok...

Cerrahın en tepede olduğu dönem 55-60 yaşlarıdır

Cerrah dediğiniz ne zaman emekli olur?

Tam bir zamanlama veremem ama 63-64 yaşından sonra, el titremesi, yavaşlama olur. Deneyimle değerlendirirsek, bir cerrahın en tepede olduğu dönem, 55-60 yaşlarıdır. Sonra aşağı doğru iniş başlar. Önemli olan nerede bırakacağını bilmek...

Siz kaç sene daha veriyorsunuz kendinize...

En fazla 10 sene. Daha fazla değil.

Gerçekten bu ülkedeki en iyi üç beyin cerrahından biri misiniz?

Bu, insanların bakış açısına göre değişir. Özellikle de Türkiye’de kendini bu kadar “Tanrı” sanan hekim varken...

Profesörlüğü Abartmamak Lazım
Profesör unvanını, çok da abartmamak lazım. “Profesör olan herkes işinin ehlidir” diye bir şey yok. Sadece akademik bir unvan bu. Ders verebilme yetkinizi gösterir. Hacettepe’de odalarımızın kapısında, “prof.” yazmazdı, derse giriyorsak yazardı. Ayrıca, bu ülkede kolayca profesör olan pek çok insan var. İnanın Hacettepe’deki bir dolu uzman ve yardımcı doçent, yaptıkları işte, ortalıkta “profesör” diye hava atan bir sürü hekimden daha iyidir.

Kamuda çalışan hekimler ile üniversitelerde çalışan öğretim üyeleri yönünden çalışma sınırlamaları getiren düzenlemeler içeren 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı, Anayasa Mahkemesinin resmi internet sitesinden 18 Temmuz 2012 tarihinde duyurulmuş, gerekçeli karar ise 1 Ocak 2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. İptal kararının yürürlük tarihi ise 1 Temmuz 2013 olarak belirlenmiştir.

Yapılan hukuksal düzenlemenin Anayasaya aykırı olduğunun saptandığı ve bunun kamuoyu ile paylaşıldığı tarihten itibaren bu düzenlemeye dayalı uygulamalardan vazgeçilmesi gerekliliği bir yana, iptal kararının yürürlüğe girdiği 1 Temmuz 2013 tarihinden itibaren çalışma sınırlamalarına ilişkin hükümlerin artık yürürlükte olmadıkları tartışmasız olmakla, uygulanmasının mümkün bulunmadığı tartışmasızdır.

Bilindiği gibi halihazırda benzer nitelikte hükümleri içeren bir “Torba Yasa” Tasarısı gündeme getirilmekle beraber Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülerek yasalaşmış değildir.

Bugün gelinen noktada, gerek Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurumlarında ve gerekse üniversite hastanelerinde görev yapan hekimlerin kamu kurumlarındaki mesaileri sonrasında mesleklerini serbest olarak da icra etmelerinin önünde herhangi bir hukuksal engel bulunmamaktadır.

Hemen belirtelim ki kamu kurumlarındaki çalışmalarının yanı sıra mesleğini serbest olarak da icra eden hekimlerin, kamu kurumlarındaki çalışmaları karşılığında döner sermaye ek ödemesi alıp alamamaları, farklı hukuksal düzenlemelerden kaynaklandığından, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girmesi bu alanda bir yenilik yaratmamıştır.

Bu düzenlemelerde, Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurumlarında görev yapan hekimlerden aynı zamanda mesleğini serbest olarak da icra edenlere döner sermaye ek ödemesi yapılmayacağına ya da daha az yapılacağına ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla mesai sonrasında mesleğini serbest olarak da icra edecek hekimler, kamu kurumundaki çalışmaları dolayısıyla döner sermaye ek ödemelerin tam olarak almaya devam edebileceklerdir.

Öğretim üyeleri yönünden baktığımızda ise; Yükseköğretim Kurumlarında Döner Sermaye GelirlerindenYapılacak Ek Ödemenin Dağıtılmasında Uygulanacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmeliğin 4.maddesinin 8.fıkrasında yer alan “Özel kanunlarına göre meslek ve sanatlarını serbest olarak icra edenlere, mesai içi ve dışı faaliyetlerinden dolayı ek ödeme yapılmaz.” şeklindeki düzenlemenin yürütmesi, Danıştay 8. Dairesinin 27.6.2011 tarih ve 2011/2560 E. sayılı kararıyla durdurulmuştur.

Ne var ki 19 Eylül 2012 tarihinde yapılan değişiklikle Yönetmeliğin 4. maddesinin 8.fıkrası “Yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde mesleki faaliyette bulunan ve meslek veya sanatlarını serbest olarak icra eden öğretim üyelerine ek ödeme yapılmaz.”şeklinde değiştirilmiş ve aynı mahiyette düzenlemeye gidilmiştir. Ancak bu düzenlemeye dayanak oluşturan 2547 sayılı Yasa'nın 36. maddesine 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile eklenen “yükseköğretim kurumları dışında başka yerlerde mesleki faaliyette bulunan öğretim üyelerine 2547 sayılı Yasa'nın 58. maddesi uyarınca ek ödeme yapılmayacağına” ilişkin hüküm, Anayasa Mahkemesi'nin 18.07.2012 tarihli kararı ile iptal edilmiştir.

Bilindiği gibi Anayasa'nın 124. maddesinde Yönetmeliklerin kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yürürlüğe konulabileceği düzenlenmiştir. Dolayısıyla Yönetmelik düzenlemesinin dayanağı olan Yasa hükmü Anayasa'ya aykırı bulunarak iptal edildiğinden, Yönetmelik normu da hukuka aykırı hale gelmiştir. Hemen belirtelim, anılan Yönetmelik hükmünün iptali istemiyle Türk Tabipleri Birliği tarafından açılan dava henüz karara bağlanmamıştır.

Bununla birlikte, hiç bir yasal dayanağı bulunmayan Yönetmelik hükmü hukuka aykırı olduğundan, mesai sonrasında mesleğini serbest olarak icra eden öğretim üyelerine de üniversite hastanesinde verdikleri sağlık hizmeti dolayısıyla döner sermaye ek ödemesinin tam olarak yapılması gerekmektedir. Buna karşın Yönetmelik hükmü gerekçe gösterilerek döner sermaye ek ödemelerinin tam olarak yapılmaması durumunda, öğretim üyelerince yargı yoluna başvurulabileceği düşüncemizi paylaşmak isteriz.

Son olarak vurgulamak gerekir ki, hiç kimse kaynağını Anayasa’dan almadığı bir yetkiyi kullanamaz. Herhangi bir yasal düzenleme bulunmamasına karşın, meslektaşlarımızın çalışma hakkının engellenmesi ya da özlük haklarının kısıtlanması mümkün değildir. Bu yönde işlem yapılmasının suç oluşturacağını ilgililere önemle hatırlatır; meslektaşlarımıza saygıyla duyururuz.

 Mektubunda kasım ayında kurulan Kamu Hastaneler Birliği’nin yılgınlığa yol açtığını ifade eden Doç. Dr. Yalçınkaya, “Hastane birlikleri kurulana kadar İl Sağlık Müdürlüğü bünyesinde hastane olarak kendi içimizde çözebileceğimiz bütün sorunları yerinde görüyor ve çözmeye çalışıyorduk” dedi.

Hastane-Kârhane
Yeni yapının pratik sonuçlarının kargaşa olduğunu söyleyen Doç. Dr. Yalçınkaya, “Koordinasyon bozuldu, her şey allak bullak oldu. Hastaneler ticari işletme, kârhane konumuna indirgenmiş; gelir-gideri, kârı ve hasta memnuniyetini önceleyen; hizmet kalitesini sonralayan bir yapıda bulunmam mümkün olamazdı” dedi.

Dr. Tuncay Palteki (İstanbul Anadolu Güney Kamu Hastane Birliği Genel Sekreteri): “Tamamı gerçek dışı iddialar ve kendi görüşleri. Bize göre önceki başhekimle İrfan Bey’in çekişmesi dışında bir şey değil. Süreyyapaşa aldığımızdan çok daha iyi durumda.”

Geçtiğimiz günlerde 'helal kan'dan milli ilaç üretimi için çalışma başlattıklarını açıklayan Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar, bugün yeni bir açıklama yaparak "kanda helal ya da haram diye bir ayrımın asla söz konusu olmadığını" söyledi.
Akar'ın açıklamaları geçen hafta çok tepki alırken Türk Tabipler Birliği Başkanı Özdemir Aktan: “Helal kandan helal ilaç üretilmesi gibi bir konu ve sağlık bakanlığı ile Kızılay gibi iki kurumun böyle bir çalışma içinde olması şaşkınlık verici. Birincisi milli kandan üretilen ilaç daha faydalı gibi bilimsel bir veri yok. İkincisi bir hekim olarak şunun kanı haram şunun kanı helal nasıl diyebiliriz. Olayları hayretler içinde izliyoruz.” demişti.

Yeni Açıklama: Helal ya da Haram Kan Yoktur
Akar, Türk Kızılayının, güvenilir donörlerden aldığı kanı, analiz edip, üzerinde işlemler yapıp, güvenli hale geldiğinden emin olduktan sonra hastanelere dağıttığını belirtti.
Bir süredir yaşanan helal-haram kan tartışmalarının kendisini çok üzdüğünü ifade eden Akar, "Kızılayda helal ya da haram kan kavramı yoktur. Böyle bir kavram hiçbir zaman olmamıştır. Hiçbir zaman telaffuz edilmemiştir. Helal kan haram kan diye bir ayrım asla söz konusu değildir" dedi.
Türkiye'de kan ürünleri fabrikasının olmaması nedeniyle ülkenin her yıl yaklaşık 400-500 milyon dolar döviz kaybına uğradığına dikkati çeken Akar, tesisin kurulmasıyla hem ithalatın ortadan kalkacağını hem de İslam ülkelerine ihracat yapma imkanı doğacağını anlattı.

'Bağışları Etkileyeceğinden Korktuğum İçin Üzüldüm'
Uyuşturucu kullananlar ve bulaşıcı hastalığı olanlardan kan alınmadığını vurgulayan Akar, "içki içenlerin kanı alınır veya alınmaz" diye bir ayrımın da asla söz konusu olmadığına işaret etti.
Akar, alınan kanların analize tabi tutulduğunu, herhangi bir zararlı faktör tespit edilmesi durumunda mevcut kanın derhal imha edildiğini dile getirerek, şöyle konuştu:
"Milyonlarca insana kan yetiştiriyoruz. Milyonlarca insan Kızılayın kan getirmesini bekliyor. Bir zaafiyet, birkaç kişinin kan vermemesi, ameliyat masasında kan bekleyen insanların hayatlarının sonu olabilir. Bu durumun bağışları etkileyeceğinden korktuğum için üzüldüm. Kurum için üzüldüm. Yoksa başka bir üzüntüm yok. Ne dediğimi biliyorum. Helal-haram kan kavramı asla ve asla yoktur. Dünyada da yoktur, bizde de yoktur. Kan ürünleriyle söylenmiş bir pazarlama terimidir. Helal gıda kavramı gibi bir şeydir. Kanla değil, kan ürünleriyle alakalı birşeydi. Kandan elde edilecek ürünlerle alakalıydı."


'Kan İşlemleri Tamamen Bilimsel'
Kan bağışı konusunda, milyonlarca insanın bilgilerinin girildiği çok geniş bir veri tabanlarının bulunduğunu ifade eden Akar, bu sistemden bir kişinin daha önce kan verip vermediğinden, bağışının reddedilip edilmediğine kadar birçok bilgiye ulaşılabildiğini söyledi.
Kızılayın kan işlemlerinin, prosedürlerinin tamamen bilimsel olduğuna dikkati çeken Akar, ülke genelinde her gün ortalama 6 bin ünite kan topladıklarını bildirdi.

'Kan Stoğu Azalırsa Büyük Vicdan Azabı Duyarım'
Toplanan kanların, dijital ortamdan takibinin yapıldığını vurgulayan Akar, "Sistem üzerinden, kaç ekibin kan almaya çıktığı, kanların nerelerden ne kadar toplandığı, ne kadarının reddedildiği, hangi hastaneye ne kadar yönlendirildiğine kadar her şey görülebiliyor. Araçların içinde bulunan kanların ısısını bile bilgisayar ekranından çok rahatlıkla izleyebiliyoruz. Böylesine teknolojiyi kullanan, bilimsel çalışan bir kurumun bu tür şeylere alet edilmemesi lazım. Kan stoğumuz, bu konuyla ilgili bir tane bile azalsa büyük vicdan azabı duyarım" dedi.


Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar, beslenme alışkanlıkları nedeniyle Türk insanından alınacak ‘helal kan’dan ‘milli ilaç’ üretimi için çalışma başlattıklarını açıkladı. Bir ilaç fabrikası kurulacağını ve çalışmalara Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da destek verdiğini belirten Akar, Hürriyet’e şunları söyledi: “Türkiye’de kan ihtiyacını Türk Kızılay’ı karşılıyor. 2005 yılında kanun çıkarıldığında, 305 bin ünite kan toplanıyordu. 2012’de 1 milyon 469 bin 500 ünite kan toplamış olduk. 2013 sonuna kadar 1 milyon 800 bin ünite kan toplamayı hedefledik. Kanı bir sürü işlemden geçiriyoruz. Virüs taraması yapıyoruz. İnsan sağlığına zararlı madde var mı, yok mu bunların hepsine bakıyoruz.”

‘İthalde Mahsur Var’
“Kan ürünlerinden imal edilen ilaçlar var (Anemi ilaçları gibi). Bu ilaçları yurtdışından ithal ediyoruz. Kendimiz üretmiyoruz. Bunun için yaklaşık 500 milyon dolar harcıyoruz. Bu maddi olarak büyük bir kayıp. Örneğin ilacı İngiltere’den ithal ediyorsak, bu ilaç oradaki insanların kanından, plazmasından elde ediliyor. İthal ettiğimiz yerlerdeki insanların beslenme alışkanlıkları farklı. Müslüman bir millet olduğumuz için biz genelde domuz eti yemiyoruz. Mahsurlu gıda tüketmiyoruz, ancak ithal ettiğimiz kanlarda bu söylediğimiz gıdalar mevcut.”

‘Daha Şifalı Olacak’
“Zaruretler karşısında haramlar bile helal olur. Ama biz kendi kanımızdan üretilen ilaçları kullanırsak bilimadamlarımız da daha iyi olabileceğini söylüyorlar. Yani insanın kendi kan neslinden elde edilen ürünleri kullanması daha şifalı. İnsanlar böylece ilaçları içleri daha rahat kullanabilirler. Ayrıca hem ithalatı ortadan kaldırmış olacağız hem de İslam ülkelerine ihracat yapma imkânımız olacak. Kan alım şartlarında herhangi bir değişim olmayacak. Kimseye ‘Domuz eti yiyor musun’ gibi sorular sorulmayacak. Zaten Türk halkının yüzde 95’i bu tür gıdalar tüketmiyor. Fabrika için, kan temin eden Kızılay, sağlık bakanlığı ve bir sermaye grubunun işbirliği gerekiyor. Sağlık Bakanımızla görüşmeler yaptık. Hazırlıklar son noktasına geldi. 1.5 ay sonra bu işin kuruluşuyla ilgili müjdeyi vereceğiz. Başbakanımızın da desteği var. Şu anda Sağlık Bakanlığı şartname hazırlıyor. Fabrika nasıl kurulacak, hangi şartları taşıyacak tüm bunlar belirlenecek.”

TTB: Şaşkınlık içindeyiz
TÜRK Tabipler Birliği Başkanı Özdemir Aktan: “Helal kandan helal ilaç üretilmesi gibi bir konu ve Sağlık Bakanlığı ile Kızılay gibi iki kurumun böyle bir çalışma içinde olması şaşkınlık verici. Birincisi milli kandan üretilen ilaç daha faydalı gibi bilimsel bir veri yok. İkincisi bir hekim olarak şunun kanı haram şunun kanı helal nasıl diyebiliriz. Olayları hayretler içinde izliyoruz.”

Diyanet ne diyor?
Diyanet İşleri Başkanlığı Alo Fetva Hattı: “Helal kandan kasıt nedir bilmiyoruz. Bunlar yeni konular. Ancak ilacı helalinden üretme şansı varsa buna yönelinmeli. Yoksa zaruret durumlarında haramlar helal olur. Başka şansınız yoksa domuz içerikli bir ilaç kullanmak zorundaysanız tabii ki kullanıbalir. Günaha girmiş olmazsınız.”

‘Nur topu gibi kaos’
CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcıi: “Bir bakışaçısıyla adım adım şeriata gidişi görmek mümkün. Diğer bir bakışaçısı ile toplumun hassasiyetine önem vermek. Domuzdan elde edilen bir ilaç varsa kişinin onayına sunulması tabii ki gerekir. Maalesef bilimsel bir olayı dini mecrada tartışıyoruz. AKP nur topu gibi bir kaos ortaya çıkardı. Şimdi sormaz mı insanlar ‘madem öyle bugüne kadar niye bana haram ilaç verdin’ diye.”


Med-Index olarak bu tip haberleri sağlık profesyonellerini gündem ile ilgili bilgi vermek için yayınlıyoruz. Bilimsel anlamda kanıtlanmmamış hiç bir açıklamaya katılmıyoruz. Etik ve objektif habercilik politikamız açısından bu notu ekleme gereği duyduk.

Bu konu ile ilgili başka bir haber :
Kızılay Başkanı Akar: Kanda Helal ya da Haram diye Bir Ayrım Yoktur





Basında yer alan 10 Temmuz .2013 tarihinde tedavi gördüğü Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz’ın 3 Mart 2013 tarihinde hastanemize başvurmuş olmasına rağmen tedavi edilmeden hastanemizden gönderildiği iddiası tamamen asılsızdır.

Ali İsmail Korkmaz  3 Mart 2013 tarihinde kamuoyunda Mavi Hastane olarak bilinen Anadolu Üniversitesi Hastanesi’nden ambulans ile hastanemiz acil servisine saat 3:00 ‘de getirilmiş, acil serviste Dr. Hasan Gülcü tarafından muayenesi yapılmış, kafa, boyun, gövde, lumbosakral bölge, her iki omuz bölgesinin direkt grafileri ve ayrıca beyin tomografisi çekilmiş, beyin tomografisi radyoloji uzman hekimi tarafından değerlendirilmiş ve kafa kaidesi kemiklerinde kırık hattı ya da beyinde kanamaya ait herhangi bir görüntü olmadığı anlaşılmıştır. Sağ skapula(kürek kemiği) üst ucunda kırık olduğu tespit edilerek sağ kol valpeu bandajına alınmış, hasta 3,5 saat gözlem altında tutulmuş, saat 6:30 civarında hastaneden yürüyerek taburcu olmuştur. Acil serviste yapılan acil müdahalenin ardından kürek kemiği ucundaki kırıkla ilgili olarak ortopedi polikliniğine başvurması tavsiye edilmiştir. Ali İsmail Korkmaz tedavinin hiçbir aşamasında coumadin kullandığına dair bilgi vermemiş olup coumadin kullanımı rutin tahlillerde de belirlenebilen bir durum değildir.
Basında yer aldığı gibi Ali İsmail Korkmaz’ın muayene ve tedavi edilmeksizin hastane kapısından geri çevrildiği, hastane bahçesinde banklarda sabahladığı halde hastaneye kabul edilmediği bilgisi yalan ve iftiradan ibarettir.

1963 yılından beri Eskişehir ve bölge illerin halkına, anayasanın eşitlik ilkesinden asla taviz vermeyerek, özveriyle kamu hizmeti veren hastanemiz bu ithamları ve suçlamaları hak etmemektedir.
Ali İsmail Korkmaz’ın hastanemizdeki tedavi süreci ile ilgili olarak ön inceleme başlatılmış olup, halen devam etmektedir.

Anayasa’nın 128. maddesinde yer alan “kanunla düzenleme ilkesi”, kanunun düzenlediği alan ile ilgili temel ilkelerin konulmasını ve sınırlarının belirlenmesini gerekli kılar. Bu takdirde uzmanlık ve teknik gerektiren konularda ayrıntıların belirlenmesi yürütme organının takdirine bırakılabilir.
Anayasa’da yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organın genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisi bulunmamaktadır. Yürütme organının düzenleme yetkisi sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.

Buna göre, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin hakları ve yükümlülüklerinin yasa ile düzenlenmiş olduğunun kabul edilebilmesi için, düzenleme ile temel ilkelerin ortaya konulması ve sınırların belirlenmesi, belirsiz ve geniş bir alanın yürütmenin düzenleme alanına terk edilmemesi gerekir.

5258 sayılı Aile Hekimliği Kanununda 12 Temmuz 2012 tarihli 6354 sayılı torba yasa ile “Entegre sağlık hizmeti sunulan merkezlerde artırımlı ücretten yararlananlar hariç olmak üzere, aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına ihtiyaç ve zaruret hâsıl olduğunda haftalık çalışma süresi ve mesai saatleri dışında 657 sayılı Kanunun ek 33 üncü maddesinde belirtilen yerlerde nöbet görevi verilebilir ve bunlara aynı maddede belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde nöbet ücreti ödenir.” şeklinde bir değişiklik yapılmıştır.
Bu hüküm ile yasa koyucu yani TBMM Aile Hekimlerine hastanede nöbet tutulabilmesinin önünü açmıştır. Bunu yaparken "ihtiyaç ve zaruret hâsıl olduğunda" diyerek nöbet tutulmasının şartlarının genel çerçevesini çizmiştir.

Daha sonra 25 Ocak 2013 tarihli Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliğinde idare tarafından bu "ihtiyaç ve zaruret" durumunun ayrıntıları federasyonumuzun da çabalarıyla çizilmişti.
Neydi bu ayrıntılar:
10. Madde 4. fıkra:
(4) Entegre sağlık hizmeti sunulan merkezler dışında, hastanelerde aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına nöbet tutturulmaması esastır. Ancak 657 sayılı Kanunun ek 33 üncü maddesinde belirtilen yerlerde ihtiyaç ve zaruret hâsıl olduğunda haftalık çalışma süresi ve mesai saatleri dışında aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına nöbet görevi verilebilir. Aile hekimliği çalışanlarına isteği dışında nöbet tutturulabilmesi için;
a) Sağlık tesisinin büyükşehir belediye sınırları dışında olması,
b) Sağlık tesisinin personel dağılım cetveline (PDC) göre hekim doluluk oranının ve fiilen çalışan hekimlerin %60'tan aşağı olması,
c) Sağlık tesisinin ebe, hemşire, sağlık memuru (toplum sağlığı) ve acil tıp teknisyeni kadrolarında PDC'ye göre bu unvanlarda fiilen çalışan personelin doluluk oranlarının %60'ın altında olması,
ç) İldeki hastaneler ve 112 acil sağlık hizmetlerindeki hekim ve yardımcı sağlık personelinin PDC'ye göre doluluk oranlarının ve fiilen bu unvanlarda çalışan personelin %80'in altında olması,
Şartlarının bir arada bulunması gerekir.
-Aile hekimliği çalışanlarına görev yaptıkları mahalli mülki sınırlardaki sağlık tesislerinde nöbet görevi verilebilir.
-Beldelerde çalışanlar ancak bağlı olduğu ilçe merkezinde nöbet tutabilirler.
-Nöbet tutulacak sağlık tesisinde hastane yöneticisi ve başhekim hariç diğer tüm personelin (başhekim yardımcısı, uzman hekimler, diyaliz hekimleri, kan bankası hekimleri ve benzerleri) nöbet listesine dâhil edilmesine rağmen ihtiyacın devam etmesi durumunda nöbet görevi verilebilir.
-Tek aile hekimliği biriminin bulunduğu aile sağlığı merkezindeki aile hekimliği çalışanlarına nöbet görevi verilemez.
-Nöbetlere ilişkin planlama aile hekimliği uygulamasında aksamaya mahal vermeyecek şekilde yapılır ve hafta içi sekizer saat, hafta sonu ise onaltı saatten fazla olmamak üzere haftalık 30 saatten fazla nöbet tutturulamaz.
- Aile hekimliği çalışanlarına tuttukları nöbetler için ilgili kurumlarca nöbet ücreti ödenir. PDC doluluk oranı değerlendirilmesine, hastane yöneticisi ve başhekim hariç diğer tüm personel (başhekim yardımcısı, uzman hekimler, diyaliz hekimleri, kan bankası hekimleri ve benzerleri) dâhil edilir.

Görüldüğü gibi idare "ihtiyaç ve zaruret" hallerinin ayrıntılarını açık ve net bir şekilde tariflenmişti.
Ancak bugün yapılan yönetmelik değişikliği ile geriye yönelik bir işlem yapılmıştır.
Önceki yönetmelikte belirlenen açık kriterler bu yönetmelik değişikliği ile iptal edilmiş, tüm inisiyatif Bakan onayına bırakılmıştır.
Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri "belirliliktir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir.

NÖBET UYGULAMASI BU HALİYLE KABUL EDİLEMEZ.
TBMM tarafından Aile Hekimlerine hastanelerde nöbet tutulabilmesine ana çerçeve çizilerek bu çerçevenin ayrıntılarını düzenleme yetkisi Yönetmelik ile Sağlık Bakanlığına verilmiştir.
Sağlık Bakanlığı 2013 yılı başında yayınladığı yönetmelik ile aile hekimlerine hangi şartlarda hastanelerde nöbet tutturulabileceğine dair kriterler ayrıntılı ve şeffaf bir şekilde belirlenmiştir. Oysa son yönetmelik ile önceki açık kriterler ortadan kaldırılarak muallak cümleler ile tüm inisiyatif sağlık bakanının tekelinde toplanmıştır. Bu kabul edilebilir ve demokratik bir ülkeye yakışır bir uygulama değildir.
‘’Bir başka kuruluşta nöbet tutturulmaya zorlanmasının dünya da örneği yok’’

SORUNUN NEDENİ İŞİNİ DÜZGÜN YAPMAK İSTEYEN AİLE HEKİMLERİ DEĞİL, POLİTİKA YAPICILARI VE SAĞLIK PLANLAYICILARIDIR. SORUNLARLAR BELLİ;
-Ülkemizde ise sevk zincirinin olmaması,
-Acil servislerde çalışan hekimlerin performans sistemine göre döner sermaye alması,
-Nerdeyse her ilçede bir hastane açılarak sağlık personelinin efektif kullanılamaması,
-Hastaların acil servisleri daha çok mesai sonrası acil hastalıkları için değil acil işlerini halletmek için kullanması,
-Acil servise başvuru sıklığını azaltmak için uygulamaya konulan yeşil zone uygulamasının ülkenin her yerinde efektif olarak uygulanamaması,
-Acilde çalışan hekimlere tutmuş oldukları fazla mesai ve nöbet için yeterli ücret verilmemesi -Aile hekimlerinin haftalık çalışma programlarını hastalarının ihtiyaçlarına göre belirlenmesine müdürlüklerin izin vermemesi
-Sağlık sistemindeki tüm açıkların aile hekimleri üzerinden giderilmeye çalışılması
-Üniversitede ki akademisyen hocalarımızın tıp disiplinine yeteri kadar sahip çıkmamaları sonucu ülkemizde acil servislerde hasta yığılmalarına ve sonucunda hekim sıkıntısına neden olmaktadır.
Bu sorunun çözümü için ülkemizde esnek mesai adı altında bir çalışma yürütüldü. Sınıflandırmaya dâhil olan bazı ASM de hekimler mesai sonrasında tek başlarına mesaiye kalmaya zorlandılar ve neticesinde yürümeyen bir angarya durum ortaya çıktı. Çünkü vatandaşlarımızın hastaneye ulaşmasının önünü kesecek tedbirler alınmadı. Ayrıca sağlık sistemindeki bazı açıklar aile hekimleri üzerinden giderilmeye çalışıldı ve 2.basamak sağlık kuruluşlarındaki personel yetmezliğinin çözümü olarak aile hekimleri dolgu malzemesi olarak kullanılmaya çalışıldı. Oysa gerçekten sağlık sorunlarının çözümü samimi bir şekilde esas alınmış olsaydı taraflar karşılıklı olarak oturur konuşur ve problemin çözümüne ilişkin bir anlaşma sağlanırdı.

Ülkemizdeki bu acil servislerdeki sorun beş şekilde çözülebilir.
1. Kamu Hastaneleri Birliği altında özerkleşen hastaneler ilk önce sorunu kendi birliği içinde çözmeye çalışmalıdır. Bunun için acil servislerde çalışan hekimlerin döner sermaye ödeme modeli performansa dayalı değil, ortalamadan iyi bir ücret alacak şekilde planlanmalıdır. Bunun yanı sıra acil serviste çalışan hekimlerin haftalık 40 saatlik çalışmalarının üstü yapılan fazla mesai ve nöbet ücretleri artırılmalı ve gönüllülük esasına göre acil hekimlerin fazla mesai yapması özendirilmelidir. Aynı şekilde kamu hastaneleri birliği tüm hekimlerine acil serviste çalışabilmeleri için sertifikasyon programı düzenlenmeli ve uzman hekimlerinde acil servislerde nöbete kalması maddi açıdan özendirilmelidir. Kamu hastaneleri birliği ilk önce elindeki hekim kaynağını efektif olarak kullanmalı, birlik hastaneleri arasındaki açıkları kendi içinde kapatmalıdır.

2. Kamu Hastaneler Birliği altında sorun çözülemezse, özellikle 112 ve Toplum Sağlığı Merkezlerinde çalışan hekimler, ücretleri kesilmeden özendirilerek acil servislerde görevlendirilebilir...

3. En önemli konu ise hastaların eğitimi.. Eğitim süreci bir an önce başlatılmalı ve hastalara hekimler tarafından hangi durumlarda acil servise gelmeleri gerektiği hangi durumlarda aile hekimlerine başvuracakları anlatılmalıdır. Hastaların elini kolunu sallayarak en ufak bir probleminde bile acil servise gidebilmesinin önü kesilmelidir. Bu popülist yaklaşımlardan bir an önce vazgeçilmelidir. Burada aile hekimlerine ve bakanlığa büyük görev düşmektedir. Bunun yanında bakanlık medyayı kullanarak kamu spotları yaparak acil servislere kimlerin başvurması gerektiğini, hangi durumlarda aile hekimine başvurulması gerektiği anlatılmalıdır.

4. SGK yapması gerekende özellikle, ‘’yeşil zone uygulamasını’’ özendirmeli, yeşil zone hakkıyla uygulayan hastanelerin performans puanlarını ve ödemelerini artırmalıdır. Bu şekilde acil olmayan hastaların ödediği katkı payı artırılmalıdır. Aile Hekimlerine başvuranlara kesilen katkı miktarının daha düşük olduğu SGK tarafından kamu spotlarıyla anlatılara gün içinde acil servisler yerine, ilk başvurunun aile hekimlerine yapılması özendirilmelidir.

5-Hastanelerde acil olmadığı halde acil servise müracaat etmek isteyen hastalara mutlaka almak istediği hizmetin karşılığı bir bedel getirilmelidir. Geri ödeme kuruluşları acil olmayan ayaktan tedavi hastalarının acilde yaptıkları sağlık giderlerini karşılamamalıdır.

Aile Hekimleri haftalık 40 saatten aylık 160 saat çalışmaktadır. Aile hekimleri, aile hekimleri hizmetleri yanı sıra ayda bir (24 saat) adli nöbet ve ayda birde (24 saat) yasal olmayan defin nöbeti tutmaya zorlanmaktadır. Aile Hekimlerinin ortalama aylık çalışma saati, tutmuş oldukları görev dışı nöbetlerle beraber 208 saate ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra aile hekimleri haftada 30 saat acil servislerde nöbet tutmaya zorlanmaktadır. Bunu da çalışma saatine eklersek haftada 30 saat x 4= 120 saat eder. 208 saat+120 saat= 328 saatlik bir aylık çalışma eder ki bu bir insanın sağlıklı olarak çalışabileceği bir aylık çalışma saati değildir. İnsan haklarına da aykırıdır. Adli ve defin nöbetleri için ücret ödenmezken, acil nöbetler için verilen saatlik 9 TL ücret komik kalmaktadır. Aile hekimleri iş yükü altında ezilmektedir. Eğer bir sorun halledilmek isteniyorsa bu sorun gönüllülük esasına göre ve iyi bir ücretlendirmeyle halledilebilir. Birde aile hekimlerinin görev yerleri kanunen Aile Sağlığı Merkezleridir. Aile hekimlerinin katkılarının hastanelerin acil servislerinde değil bizzat çalışmış oldukları Aile Sağlığı Merkezlerinde olacağı unutulmamalıdır.

Sonuç olarak; bir sistemin sürdürülür olabilmesinin en önemli yanlarından birisi hizmete ulaşanlar kadar hizmeti verenlerinde memnuniyetinin göz önünde bulundurulması olmalıdır. Yoksa tek taraflı bir sorumluluk ve tek taraflı bir memnuniyet ile sistem sürdürülemez. Aile hekimliği uygulamalarının iyi uygulandığı ülke hükümetlerinin 1990 yıllarda yaptığı ve 2005-2007 yılları arasında revize ettiği gibi; bir sistemin sağlıklı ve iyi idare edilebilmesi için uygulayıcılarında talepleri ve düşünceleri göz ardı edilmemelidir. Eğer aile hekimliği uygulamasından beklediğimiz çıktıları almak ve maliyet etkin bir sağlık hizmeti sunmak istiyorsak;
1-Uygulayıcıların da yaşadığı deneyimlerden faydalanılmalı, onlarında düşüncelerine ve fikirlerine itibar edilmelidir.
2- Sorunlara çözüm odaklı yaklaşılmalıdır.
3-Aile Hekimlerine kendi tıp disiplininin getirdiği sorumluluklar dışında iş yükünü aşar şekilde iş ve görev tanımı yapılmamalıdır.
4- Birinci basmakta yaşanan sorunların çözüm yerinin birinci basamak olduğu, 2.ve 3. Basamakta yaşanan sorunların çözüm yerinin bu basamaklar olduğu göz ardı edilmemelidir.
5-Vatandaş memnuniyetin artırılmasının yolunun uygulayıcılarında memnun olduğu bir uygulamadan geçtiği unutulmamalıdır.

Dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden biri olarak kabul edilen Science, hakemli ve haftalık olarak yayınlanıyor. Dünya çapında abonesi bulunan Derginin, esas odaklandığı alan önemli orijinal bilimsel araştırmalar ve araştırma eleştirileridir. Science Dergisi’nde, aynı zamanda bilim ile ilgili haberleri, bilim politikaları hakkındaki düşünceleri ve bilim insanlarını ilgilendiren diğer konularda yayınlanıyor. Türkiye’deki bilimsel gelişmeler hakkında daha önce de yazıların yer aldığı Dergide, TÜBA ve TÜBİTAK ile ilgili de makaleler yer almıştı.

Son dönemlerde Türkiye’nin gündemine yerleşen Gezi olayları Science Dergisi’nde makale olarak yayınladı. Tüm dünyanın gözünü Türkiye’ye çeviren olaylar hakkında makalede, Türk Tabipleri Birliği'nden alınan bilgiye göre polis şiddeti sonucu 8 bin 121 kişinin resmi olarak hastanelere başvurduğu bildirildi.
Göz yaşartıcı gaz kutularının yaralanmalara neden olduğu belirtilen makalede, 5 kişinin hayatını kaybettiği, 61 kişinin ağır yaralandığı, 104’ünün kafa travması ve 11 kişinin de gözünden yaralandığı belirtildi.

Uluslararası basında çıkan haberlere ve TTB’ye göre hazırlanan yayında, Türk polisinin göz yaşartıcı gazı aşırı miktarda kullandığı vurgulandı. Makalede, kapalı alanlara atılan bu maddelerin halk sağlığı için son derece tehlikeli olduğu ve Cenevre Protokolü gibi uluslararası anlaşmalarla kullanımlarının sınırlandığı da belirtildi.

Makalenin yayınlanması ile Türkiye’de olan olaylara bilim camiasının da duyarlı olduğu görüldü.
Makaleye ulaşmak için  tıklayınız. 

HEKİM SAYISI ARTIYOR
Bakanlığın yayımladığı yeni yönetmelikle özel hastaneler, 2014 yılı başına kadar branş farkı gözetmeksizin istediği kadar kadro alabilecek. Yönetmelik özel hastanelere 31 Aralık 2013'e kadar hekim alabilme şansı veriyor. Kadrosunu tamamlayan hastaneler isterse, 2014'ten itibaren devlet hastanesinin doktor kadrosu ile becayiş (değişim) yapabilecek. Kadro sorununu ortadan kaldıran yönetmelik özel hastanelerin poliklinik şartlarını da yumuşattı. Bir branş polikliniğinde sadece iki doktor çalıştırabilen özel hastaneler bundan böyle, saatlerini belirtmek koşuluyla 24 saat boyunca istediği kadar hekimi aynı poliklinikte çalıştırabilecek.

ÖDÜL GİBİ CEZA İNDİRİMİ
Özel hastanelerle Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) arasında imzalanan sözleşmede, cezalarla ilgili yeni düzenlemeler yapıldı. 2012 tarihli ilk sözleşmede yer alan 'Bir fatura döneminde işlemlerle ilgili uygulanacak cezai şart toplamı, cironun yüzde 20'sini geçemez' ifadesindeki rakam, 'yüzde 5' olarak değiştirildi. Bundan sadece 'yasaklanan ilaç ve tıbbi malzemelerin kullanılması, belgede tahrifat gibi suçlar' ayrı tutuldu. Ayrıca daha önce ceza kesilen hastaneler de, ödedikleri tutarın yüzde 75'ini geri alabilecek.

Erbaa’da böbrek rahatsızlığı nedeniyle bakım aylığı alabilmek için devlet hastanesine rapor için başvuran Abdullah B.’ye (28) ağır özürlü raporu çıkmadı. İddiaya göre, bakım aylığı alabilmesi için yüzde 50’nin üzerinde özürlü raporu çıkmamasına sinirlenen Abdullah B. eline orak alarak Erbaa Devlet Hastanesine geldi. Sağlık raporundan sorumlu gördüğü Başhekim Hüseyin Evren Eren’i hastanenin idari katına giderek ve idari kattaki odalara tek tek girerek arayan şahsa hastanenin özel güvenlik ekipleri ilk müdahaleyi yaptı. Etkisiz hale getirilen şahıs polis tarafından gözaltına alındı. Şahıs çıkarıldığı adli makamlarca serbest bırakıldı.



 Gezi direnişi, yol açtığı (belki bir kısmı uzunca bir süre sonra anlaşılacak) değişimler, halkın en azından bir kesiminin kent yaşamına ve bir bütün olarak siyasete demokratik katılım ısrarı ve ultra-merkeziyetçi karar mekanizmalarına karşı koyduğu güçlü dirençle, tarihi öneme sahipti. Ancak başbakanın olayların ilk günlerinden beri neredeyse her konuşmasında tekrar ettiği ve basının bir bölümünün ısrarla üstünde durduğu ‘iki iddia’, yüzbinlerce insanın katıldığı eylemleri kriminal ya da ahlaki çerçevelere yerleştirerek 'gayrimeşruluk' zemininde tutmaya çalıştı ve eylemlerdeki içeriğin muhataplarınca anlaşılmasını zorlaştırdı.

Bunlardan ilki, 1 Haziran günü Kabataş'ta başörtülü bir kadının, yanında bebeği de varken bir grup gösterici tarafından sözlü ve fiziksel tacize uğradığı yönündeydi. Bu konu yargıya taşındı.

İkincisi, polisle göstericiler arasında oldukça yoğun çatışmaların yaşandığı 1 ve 2 Haziran akşamları revir olarak kullanılan, Dolmabahçe Bezm-i Alem Valide Sultan Camii'nde, söz konusu gecelerde içki içildiği iddiasıydı. Bu iddiayla ilgili ‘soruşturma’ ve ‘inceleme’ler ise devam ediyor ve neredeyse her gün yeni gelişmelerle basına yansıyor. Olayların yaşandığı gece camide olan müezzinin aralarında terörle mücadele şubesi polisleri ve Diyanet müfettişlerinin de olduğu çok sayıda resmi merciye yaptığı açıklamalar, verdiği ifadeler; olay gecesi ve sonrası çekilen fotoğraf ve videolar, hükümetin elinde olduğu öne sürülen videolar... Son olarak dün, Başbakan Erdoğan metro açılışında da bu iddiayı yineledi. ‘Camide içki’ tartışması tüm olaylara tanık olan müezzinin ısrarlı ‘ben görmedim’ beyanına rağmen tartışılmaya devam ediyor.

REVİR Mİ ‘KARARGÂH’ MI?
Aslında bu ‘içki’ tartışmasına yeni bir boyutu da önceki gün Habertürk TV’de konuşan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kattı. Görmez, “Herhangi bir olayda, suçu ne olursa olsun, dini, rengi ne olursa olsun, bir insan can havliyle yaralı olarak bir mabede sığınırsa o bize Allah'ın emanetidir. Ancak bizim kabul edemeyeceğimiz husus, içinde her türlü şiddeti barındıran bir kalkışma hareketinde bir camiyi üs olarak, karargâh olarak kullanabilir miyiz, kullanamaz mıyız” dedi ve bunun “içki içilmesinden daha önemli” olduğunu söyledi.

Müezzin Fuat Yıldırım gecenin en önemli tanıklarından biri ve baştan beri ısrarla söyledikleri tüm bu iddialar için elbette çok önemli. Ama 'tanık'lığına başvurulabilecek birileri daha var: O geceleri ne gösterici ne de polis olarak yaşamış; cami içindeki revirde görev yapmış doktorlar…

Direnişe duydukları sempati ya da Hipokrat yemininin bağlayıcılığıyla (belki kimileri için her iki nedenle) o iki geceyi camide geçiren doktorlar ve tıp öğrencileri bugüne dek pek konuşmadı. Bunda, revirlerde görev yapan bazı sağlıkçılara Bakanlık tarafından soruşturma açıldığı iddialarının da etkisi var elbette. Ama burada, aynı nedenlerle isimlerini vermekten imtina etseler de yaşadıklarını tüm açıklığıyla anlatan üç doktorun tanıklıklarını okuyacaksınız. Tesadüfler ya da hekim sorumluluğuyla o iki geceyi camide geçirmiş, ikisi kadın üç doktor... İsimleri bende saklı ama ben her üçünü de görür görmez tanıdım, çünkü 'cami videoları'nda telaşla yaralılara yardımcı olmak için koşuştururken seyretmiş, fotoğraflarda görmüştüm. İşte üç doktorla, o iki geceyi tüm detaylarıyla irdeleyen ve üç saate yakın süren sohbetten geriye kalanlar...

'HİPOKRAT'IN ÇAĞRISI'
1 Haziran... Cumartesi... Taksim ve çevresinde cuma akşamından beri kalabalık gruplarla polis arasında çatışma yaşanmış... Ve Cumartesi gündüz saatlerinde polis Taksim'den çekilmiş. Onbinlerce insan Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'na akıyor. Bu insanların arasında, Gezi Parkı sürecini baştan beri yakından takip eden iki doktor da var... Meydanda, iki gündür olan bitenin izlerini yer yer şaşkınlıkla izliyor ve daha sonra revir olarak kullanıldığını öğrendikleri Makine Mühendisleri Odası'na geçiyorlar. Burada saat 20.00 civarında, bir doktor arkadaşlarından, Dolmabahçe-Beşiktaş çevresinde çatışmaların sürdüğünü, yaralıların olduğunu ve hem doktora hem de tıbbi malzemeye ihtiyaç olduğunu öğreniyorlar...

"Daha önce deprem deneyimi olan arkadaşlarımız vardı ama savaş ya da çatışma gibi kriz durumlarıyla hiç karşılaşmamıştık. Yine de oraya gitmeye karar verdik. Bu bazı hekimlerin vicdani organizasyonuydu ve Tabip Odası daha sonra hekimlere çağrı yapana kadar da tamamen vicdani bir görevdi."

Üçüncü doktor da bir arkadaşından Dolmabahçe'de "kriz" olduğunu öğreniyor ve aynı bölgeye gidiyor. Cumartesi akşamı, bir gün sonraya oranla çok 'sakin'. Çatışmalar ve yaralılar var ve daha o günden ‘cami önü’ (henüz içi değil, dikkat) revir olarak kullanılmaya başlanmış. Öyle ki, cemaat ibadet için camiyi kullanmaya devam ediyor; cumartesi gecesi yatsı namazı camide kılınıyor; eylemciler, doktorlar ve namaz için gelenler karşılaşıyorlar. Üstelik hiçbir olumsuzluk yaşamıyorlar. Doktorlar, caminin müezzin ve imamıyla o gün tanışıyor. Cumartesi günü daha çok gaza maruz kalmaya bağlı yaralanmalar var ve geç saatlerde sükunet hakim oluyor. Herkes cami ve çevresini terk ediyor. Pazar sabaha karşı saatlerinde camide tek bir eylemci ve doktor yok.

PAZAR: DAHA SERT ÇATIŞMA, DAHA AĞIR YARALILAR…
Pazar gündüz saatlerinde üç doktorun da aklında Dolmabahçe Camii ve çatışmalar yok. Olayın bittiğini düşünüyorlar. Hatta biri Anadolu yakasında arkadaşlarıyla buluşuyor. Ama akşam saatlerinde gönüllü doktorlar haberleşmeye başlıyor yeniden. Saat 20.00’dan itibaren kitlesel grupların polisle çatıştığı ve çok sayıda yaralı olduğu duyumları geliyor. Üçü de bir gün önceki camiye gidiyorlar. Cami kapalı, imam ve müezzin yok. Beşiktaş'tan Maçka'ya çıkan yol üzerindeki barikatın İnönü Stadı tarafında, büyük çoğunluğu gençlerden oluşan göstericiler var. Öbür tarafta ise çok sayıda polis... Yaralıların sayısı ve yaraların ciddiyeti artmaya başlıyor. Artık sadece gaza maruz kalanlar değil, vücutlarının çeşitli yerlerinden ama özellikle başlarından darbe almış yaralılar var. Caminin önündeki tuvalette görevli olanlar aracılığıyla din görevlilerine telefonla ulaşılıyor. Geliyorlar. Cami açılıyor.
 
3 AŞAMALI REVİR VE ‘AYAKKABI ÇIKARMA EKİBİ’!
"Pazar günü durumun daha farklı olduğu baştan da belliydi. Göstericiler çok kalabalıktı ve polis çok fazla gaz kullanıyordu" diyorlar. Müezzine camiye asla zarar vermeyecekleri, yaralılara yardımcı olmak istedikleri söyleniyor. Hatta cami içindeki tarihi eserler, gerektiğinde korunmak için müezzinle birlikte tespit ediliyor. Sonra hızlı bir organizasyonla 3 aşamalı bir revir kuruluyor. Caminin ana giriş kapısı ve onun açıldığı avluda çoğunlukla tıp fakültesi öğrencilerinden oluşan ilk sağlıkçı grubun durduğu bir "giriş" noktası var.

Burada yaralının durumu tespit ediliyor ve önce cami girişindeki ayakkabılık bölümünde, sonraları yoğun gaz nedeniyle kaçınılmaz olarak caminin içinde olan ‘acil müdahale noktası’na alınıp alınmayacağına karar veriliyor. Pek çok kişi (özellikle gazdan etkilenenler) burada ayaküstü müdahalelerle gönderiliyor. Durumu daha ciddi olanlar, çoğunlukla metal polis barikatlarından bozma 'sedye'lerle içeri taşınıyor. Ayakkabılık önünde, yani caminin girişinde dört kişilik bir ekip, ayakta ya da sedyede gelmekte olan yaralının ayakkabılarını çıkarıyor. Evet, camide dört kişi uzunca bir süre ‘ayakkabı çıkarmaktan sorumlu’ olarak çalışıyor. Sonra yaralı içeri alınıyor ve yarasının mahiyetine göre, acil, ortopedi, cerrahi gibi ‘polikliniklere’ ayrışmaya başlamış olan köşelerden birine taşınıyor.

Saat ilerledikçe, cami içinde ve etrafındaki doktor sayısının ve tıbbi malzemenin arttığını söylüyor üçü de... Nasıl oluyor bu? Öncelikle durumun vahametini anlayan Tabipler Birliği'nin "yaralılara yardım" çağrısı var. Ama şu çarpıcı anekdot da durumu anlamayı kolaylaştırıyor:
“Çalıştıkları hastanenin acil servisine gelen yaralıların sayısından durumun sıra dışı olduğunu anlayıp nöbetleri bitince gelen pek çok doktor da vardı"!

GECE VE ENDİŞE İLERLİYOR
Belki de ortalıkta en çok görünen, cami içinde en çok zaman geçiren, hatta bu nedenle polisle pazarlık aşamasında müezzin Fuat Yıldırım’ın 'doktorların temsilcisi' sandığı genç hekim, "Ben çatışmaları hiç görmedim bile" diyor. Polisle göstericilerin karşı karşıya geldiği nokta camiden yaklaşık 200 metre uzakta zira. Ama çatışmaların şiddetlendiği, cami içine giren gaz miktarından anlaşılıyor. Polis en baştan en sona kadar, iki gün boyunca cami içine gaz bombası atmıyor, ama çevresinde o kadar çok kullanıyor ki bir süre sonra cami önünde de durulamaz hale geliyor. Durumun giderek vahimleştiği anlar bunlar... Doktorlardan dinleyelim:

"Tabip Odası’nın devreye girmesi psikolojik olarak bizleri rahatlatmıştı. En azından hekimliğin sorumluluğu gereği yaptığımız şeyin kurumsal bir karşılığı da vardı artık. Ama bu kez yaralılarla ilgili endişe büyüktü. Çoğunluğu biber gazı kartuşunun çarpmasıyla oluşmuş kafa ve göz travmaları, kırıklar, yanıklar, darba bağlı travmatik yaralanmalar, solunum sorunları, astım nöbetleri... Çok sayıda basit tıbbi malzeme vardı, ama birçok acil durum için gerekli teçhizat yoktu. Yaralıları tahliye etmek kimi zaman olanaksız oluyordu. Ambulanslara ya polis ya da bunlarla gaz bombası taşındığını gören eylemciler geçiş izni vermiyordu. Bu tahliye sorununu sosyal medyadan öğrenip özel araçlarıyla cami çevresine ulaşanlar hatta motorla denizden gelenler bile oldu. Ama bunlara da ‘polis olabilirler’ endişesiyle yaralılar binmiyordu. Camiye çok fazla gaz giriyordu ve bundan polisin yaklaştığı anlaşılıyordu. Gece 01.00-01.30 sularında, caminin arka tarafına denizden çıktığını düşündüğümüz polisler geldiler ve dışarıdan camlara vurmaya başladılar. Doğal olarak bir panik oluştu içeride. İçeriye gaz atılması durumunda pek çok yaralıyı da tahliye ederek dışarı çıkarmak olanaksızdı; zaten dışarısı da gaz altındaydı. Yaşça bizden daha büyük ve soğukkanlı bir doktor camların önünden uzaklaşarak caminin ortasında toplanmaya ve çökmeye çağırdı herkesi."

MÜEZZİNİN ‘ARABULUCULUĞUNDA’ TAHLİYE
Polislerin camlara vurarak bir tür 'biz geldik' mesajı vermesinin ardından bir süre hiç yaralı gelmiyor camiye. Ama bir süre sonra da kapı önünde yaralı sınıflandıran tıp öğrencilerini de içeriye doğru süpüren önlenemez bir dalgayla, büyük bir kalabalık doluyor caminin içine. Gelenlerden polisin barikatı dağıttığını ve herkesin kaçıştığını öğreniyorlar. Tip öğrencileri dışarıda göz gözü görmez halde bir gaz dumanı olduğunu ve kendilerinin de dayanamayarak içeri girdiklerini söylüyor. Zaten caminin içine dolan gaz söylenenleri doğruluyor.

45 dakikalık bir bekleyişin ardından, neredeyse eksiksiz olarak tüm geceyi doktorlarla birlikte geçirmiş olan müezzin Fuat Yıldırım polislerle arabuluculuk yapmayı öneriyor. Polisler, yüzlerinde gaz maskeleri ve yanlarında gözaltı otobüsleriyle caminin hemen dışında bekliyorlar. İçeride çok sayıda doktor/sağlıkçı, yaralı ve gösterici var. O anda 100 kişi kadar olduklarını tahmin ediyorlar. Yaralılar arasında durumu ciddi olanlar var… Tüm gece iyi niyetini kanıtlamış olan müezzinin arabuluculuk önerisi bu koşullarda en iyisi.

Çetin bir pazarlık başlıyor. Polis müdahale hazırlıkları yaparken müezzin içeride çok sayıda doktor olduğunu ve polisin önerisinin aksine yaralılarını/hastalarını almadan çıkmayı reddettiklerini söylüyor. Sonra polis, "15 dakika içinde çıkmazlarsa müdahale ederiz" uyarısıyla herkesin camiyi terk etmesi için süre tanıyor ve biraz geri çekiliyor. Bütün bu süreçte müezzin Fuat Yıldırım’ın, sorunun çözülmesine dönük gayretlerini ısrarla vurguluyor doktorlar.

Dışarıda öylesine yoğun bir gaz var ki doktorlar da yüzlerini toz maskeleriyle örtmek zorunda kalıyorlar camiden çıkarken. Sonra bu tahliye görüntüsünün bir haber kanalı tarafından istismar edildiğini söylüyorlar. Söz yine hekimlerin:

"15 dakika, çok sayıda yaralının da bulunduğu bir kalabalığı güvenli şekilde tahliye etmek için oldukça kısa bir süre. Yine de cami içinde bıraktığımız özellikle tıbbi malzemeyi elimizden geldiğince toplamak istedik. Ama buna zamanımız olmadı. Arkamızda sadece dağınık bir şekilde cami içine yayılmış tıbbi malzemeler bıraktık.”

7 SAATTE 400 YARALI
Cami veya çevresinin revir olarak kullanıldığı her iki günün tamamında orada bulunmuş üç doktor da tıpkı müezzin gibi ısrarla vurguluyor: "Cami içinde üstelik sürekli hareket halindeydik ve içki içen hiç kimseye rastlamadık. Zaten müezzinle neredeyse bütün gece yan yanaydık, biz görsek o da görürdü."

Pazar gününü pazartesiye bağlayan o zorlu gecede 20.00'den 03.00'e kadar 7 gergin saat boyunca 'malum cami'de hekim olarak bir yeminle bağlı oldukları 'görev'lerini yaptılar; kendi tahminlerince 40 kadarını sevk edebildikleri, 80 kadarı 'ciddi şekilde' yaralanmış olan 400 civarı yaralıya baktılar. Değil çatışmak, çatışmanın olduğu yeri görmediler bile. Ve belki de olası can kayıplarını önlediler. Bugün, sözlerini-seslerini açık kimlikleriyle duyuramamaları bile anlamlı olmalı...

‘O REVİR OLMASA BEN ÖLMÜŞTÜM’
“Valide Sultan Camii revir haline getirilmemiş olsaydı, herhalde kan kaybından ötürü şu an Türkiye ’de hayatını kaybetmiş kişilerden biriydim. Bu yüzden öncelikle Tanrı’ya müteşekkirim.”
Bu sözler, 2 Haziran gecesi Dolmabahçe'de çok sayıda polis tarafından feci şekilde dövülmesi görüntülenen ve sosyal medyada büyük yankı uyandıran Selçuk Uygur’un yaşadıklarını anlattığı kişisel bloğundan… (http://www.selcukuygur.com/2013/06/04/dolmabahce-polis-siddeti-goruntulerinin-marjinal-capulcusu-neden-orada-dusen-son-adamdim/ )

Onun yaşamını borçlu olduğunu vurguladığı doktorlar da aynı görüşte, içeride içki içildiğini görmediler ve ‘içilseydi görürdük’ diyorlar ama ‘içki içildi’ye saplanıp kalan tartışmayı da yanlış buluyorlar. “Daha önemlisi şu” diyorlar, "o tıbbi müdahaleler olmasaydı belki ölen insanlar olacaktı!” Bu, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ‘orayı karargah yaptılar’ sözleri için de yeterince güçlü bir yanıt oluşturuyor galiba…


 Bazı modern tıp uygulamalarına yönelik eleştirileri ile tanınan Fitoterapist Dr. Ümit Aktaş, günümüz tıbbının hastalıklara yaklaşımının sadece belirtileri ortadan kaldırmak yönünde olduğu ve hastalıkları tedavi etmediği görüşünde. Hastalıkların kökeninde zayıf bağışıklık olduğunu belirten Dr. Aktaş’a göre, bağışıklık sisteminin önemini kavrayamayan modern tıp uygulamaları ile sadece şikayetler gideriliyor ama hastalıklar tamamen tedavi edilemiyor. “Ortodoks tıp büyük bir hata içinde, hastalıklara yaklaşımın bir an önce değişmesi gerek” diyen Dr. Aktaş’ın anlattıkları:

“Günümüz ortodoks tıbbı, ‘hastalık ne yapıyorsa ben onu tedavi ederim’ diyor. Hastalık ağrı yapıyorsa ağrıyı, alerji yapıyorsa alerjiyi, ateş yapıyorsa ateşi, tansiyonu yükseltiyorsa tansiyonu tedavi ediyor. Yani palyatif dediğimiz, belirtilere yönelik tedavi yapıyor. Hastalık şekeri yükseltiyorsa şekeri düşürüyor ama diyabeti tedavi etmiyor. Hasta 24 saat ilacını almayı unutursa şeker yine fırlıyor. Tansiyonu tedavi etmiyor sadece düşürüyor. Aynı şekilde hasta ilacını almazsa tansiyon yine yükseliyor.”

"ORTODOKS TIP, 'BEN YAPTIM OLDU' DİYOR"
Modern tıbbı bu sözlerle eleştiren Dr. Aktaş’ın ‘Peki belirtilere yönelik tedavi kimin işine yarıyor?’ sorusuna yorumu: “Bu çok önemli bir soru. Örneğin belirtilere yönelik tedavi şekeri düşürüyor ama diyabeti tedavi etmiyor. Bunun kime ne faydası var. Doktor mutsuz. Hastasına, ‘ömrün boyunca bu ilaçları kullanacaksın’ diyen hangi doktor, aynı ilaçları aynı hastaya yazıp da tedavi edememekten mutlu olabilir, mümkün mü bu? Bundan mutlu olan tek sektör, ilaç sektörüdür. Çünkü ömrü boyunca hastaya ilaç yazılıyor, o da bu ilaçları o hastaya satıyor. Ömrü boyunca bir hastaya şeker ilaçları yazmak yerine bilimsel çalışmalar diyabeti tam tedavi edecek yönde yapılsa bu iş bitecek ama yapılmıyor. Yine ortodoks tıp diyor ki; tansiyon hastalarının % 95’i esansiyeldir yani nedenini bilmiyoruz. Ama sonra da bunun için ilaç üretiyor. Birincisi; nedenini bilmediğin bir hastalık için nasıl ilaç üretiyorsun, ikincisi; bilim felsefesine göre, bir bilimsel çalışma neden-sonuç ilişkisine dayandırılır, nedenini bilmiyorsan nasıl sonuca varıyorsun? Ama ‘burada bir problem var’ dediğinizde, ortodoks tıp, ‘ben yaptım oldu, itiraz edemezsin’ diyor, yani bilimsel sorgulamayı bile kabul etmiyor.”

DR. AKTAŞ: KEMOTERAPİ DUVADRAKİ SİNEĞE ATILAN TOP GİBİ
Modern tıbbın bağışıklık sisteminin önemini kavrayamadığını söyleyen ve “Sadece belirtilere yönelik tedavi yaparken bağışıklık sistemi baskılanıyor, bu en büyük hatalardan biridir. Yani insanlar hastalıklardan tam olarak kurtulmuyor ve ilaçlara bağımlı bir hayat yaşıyor” diyen Aktaş’ın, argümanlarından biri de kanser ve tedavisinde izlenen yol: “Kemoterapi toksik bir tedavi, kanser hücrelerini de sağlam hücreleri de öldürüyor. Ondan sonra doktor size, ‘başarı sağladık, tümör küçüldü’ diyor. Ama tümör küçülürken hastanın genel sağlığı ne oldu, vücudu ne hale geldi, bunu kimse göz önünde bulundurmuyor. Yani bu şuna benziyor; kemoterapi bir top, duvarda da bir sinek var, siz o sineğin üzerine topla ateş ediyorsunuz. Evet, sineği öldürüyorsunuz ama duvarı da yıkıp harap ediyorsunuz. Sonra ne oluyor, vücut bu kadar hasar görmüşken, geriye kalan kanser hücreleri bir süre sonra bağışıklık sisteminin bu zayıflığından faydalanıp eski kanserden daha kötü şekilde ortaya çıkıyor.”

“KANSER DEĞİL, GEREKSİZ KEMOTERAPİ ÖLDÜRÜYOR”
Kanser teşhisi konan herkesin kanser hastası olmadığını, bu nedenle hemen kemoterapiye başlamanın yanlış olduğunu ileri süren Dr. Aktaş, ‘İlaçsız Yaşam’ adlı kitabında ise, “Kanserde zaman çok önemlidir bu nedenle kanıtlanmamış tedavilerle vakit geçirmeyin” diyor. ‘Bu bir çelişki değil mi?’ diye sorduğumuzda ise Aktaş, “Çünkü kemoterapi bağışıklık sistemini zayıflatır ve o anda hasta değilken, bağışıklık sistemi zayıfladığı için kanser hastası olabilirsiniz. Öte yandan kişiye kanser tanısı konulmuşsa tedavisiz bırakmamak, bağışıklık sistemini güçlendirmek gerekir. Takip edeceğiz, neler olduğunu göreceğiz, hastayı yalnız bırakmayacağız ve bağışıklık sistemini hemen desteklemeye çalışacağız. Bu destek; ozon, bitkisel veya kök hücre gibi tedavilerle olur. Yani bunun birçok alternatifi var. Problem; hiç alternatifi yokmuş gibi hemen kemoterapiye sarılmaktır. Cerrahinin yeri de kanser türüne göre değişir. Kanser ilerleme gösterirse o zaman diğer tedaviler devreye girer ama her hasta tek başına değerlendirilmelidir” tespitinde bulunuyor.

PROF. DEMİR: HER KANSERE KEMOTERAPİ UYGULAMIYORUZ
Kemoterapinin belirli kriterlere göre yapıldığını belirten Onkolog Prof. Dr. Gökhan Demir ise Dr. Ümit Aktaş ile aynı düşüncede değil. Bağışıklık sisteminin kanseri yenmesi için beklemenin hastayı ölüme terk etmek olduğunu söyleyen Prof. Demir’in görüşleri: “Her hasta kemoterapi görecek diye bir kural yok. Hastanın durumu, tümörün özellikleri göz önüne alınarak ve hangi hastada gerekliyse ona kemoterapi uyguluyoruz. Ama vücutta metastatik tömörü olan bir hastaya ‘kemoterapi yapmayalım, bekleyelim’ demek o hastayı ölüme terk etmektir. Çünkü o hastada bağışıklık sistemi zaten etkin olamadığı için tümör çıkıyor. Radyolojik olarak görülebilen bir tümörün varlığı, kişinin bağışıklık sisteminin tümöre karşı etkisiz olduğunun göstergesidir. Bu noktadan sonra hala bağışıklık sistemi etkili olacak diye beklemek mantık hatasıdır. Çünkü biz biliyoruz ki bir tümör 200 mikronluk büyüklüğe geldiği zaman damarlanmasını tamamlıyor ve varlığını sürdürebiliyor. O devredeyken hiçbir görüntüleme yöntemiyle onu tespit etme şansımız yok. Bağışıklık sistemi bu dönemdeki tümöre saldırabilir, başarılı olursa tümör büyümez. Birçok insanda da böyle oluyordur ancak büyümüş bir tümörde beklemek yanlıştır.”

PROF. TURHAL: HASTAYI BAĞIŞIKLIĞIN İNSAFINA BIRAKAMAYIZ
Dr. Aktaş'ın sadece belirtilere yönelik tedavi eleştirisine karşılık, genel kural olarak tedavi edilmeyen yüksek tansiyon hastalarında felç, kalp krizi ve böbrek yetmezliği gibi sorunların daha erken ortaya çıktığını söyleyen Onkolog Prof. Dr. Serdar Turhal ise "Bizim kemoterapi kararı almamıza temel olan çalışmalarda hastaların bir kısmına destek tedavisi veriliyor bir kısmına ise kemoterapi ve tedavinin faydası öyle ispatlanıyor. Kemoteapi verilmeyip bağışıklık sisteminin 'insafına terkedilen' hastalarda sağ kalım daha az oluyor. Ayrıca tedavimizin faydalı olup olmadığını radyolojik tetkiklerle de doğruluyoruz, yalnızca belirtiler üzerinden gitmiyoruz. Vücut direncindeki aksamalar ise geçici sorunlar ve iki kemoterapi arasındaki dönemde normale geliyor" diye konuştu.

GÜÇLÜ BAĞIŞIKLIĞIN YOLU BAĞIRSAKLARDAN GEÇİYOR
Aktaş’a göre, ilaçlara bağımlı yaşamın önüne geçmenin tek yolu bağışıklık sistemini güçlendirmek. Bunun için de birçok tedavi seçeneği olduğunu söyleyen Aktaş, güçlü bağışıklığın püf noktası olarak bağırsakları işaret ediyor, sadece sindirim işine yaramadığını söylediği bağırsakların vücut direnci için ne anlama geldiğini şöyle anlatıyor: “Bağırsaklar vücudun ikinci beynidir, kendine ait bir sinir sistemi vardır.
Güçlü bir bağışıklık sistemi için en önemli şey bağırsakları desteklemek ve güçlendirmektir. Yararlı bakteriler olan probiyotikler 70 yıldır ölüyor, çünkü 70 yıl önce antibiyotik yoktu. Antibiyotikler zararlı mikropları öldürürken faydalı mikropları da yok ediyor. Ayrıca hazır süt, yoğurt ve işlenmiş gıdalar da probiyotikleri kaybediyor. Bunları kaybetmek, alerjilere, egzamalara, kansere, enfeksiyonlara, yüksek tansiyona, diyabete neden oluyor. Yanı sıra sedef, kolit, haşimato, romatoid artrit gibi çok sayıda otoimmün hastalığa yol açıyor.”

PROBİYOTİK FABRİKASI: APANDİS
Güçlü bağışıklığın olmazsa olmazı probiyotiklerin apandisten çoğaldığı bilgisini veren Aktaş, yararlı bakterileri artırmak ve savunma sistemine katmak için yapılması gerekenleri ise şöyle aktarıyor: “Doğal ve mevsiminde besleneceğiz, işlenmiş gıdalardan uzak duracağız. Mevsim dışında sebze meyve tüketmeyeceğiz. Yoğurt çok önemli, ev yoğurdu yapacağız. Bir de probiyotik toz veya kapsüllerle yoğurt yaparsanız çok daha iyi olur. Kutu, pastörize sütlerden, hazır yoğurtlardan uzak durmalıyız. Bana, ‘Sokak sütünü mü savunuyorsunuz, enfeksiyonlar ne olacak’ diyorlar. Sokak sütünü 15-20 dakika taşım taşım kaynattıktan sonra hiçbir enfeksiyona yakalanmazsınız. Bir de her şeyin mikropsuz olmasını isteyen aşırı hijyen kavramı var. Vücudumuzda mikropların da dengeli olması lazım, bu nedenle hijyen takıntısından uzak durmalıyız. Ekşi maya ekmeği yiyeceğiz, tahılları kabuklarıyla yiyeceğiz çünkü bunlar da probiyotiktir.”

HAYATA 1-0 ÖNDE BAŞLAYANLAR
Aktaş’ın beslenmeye ilişkin önerileri böyle. Ancak bir de hayata 1-0 önde başlama avantajı var. Onun şartı da normal doğum: “Çünkü bebek annenin doğum kanalından geçerken ilk probiyotikleri alıyor. Anne karnında bebek sterildir ancak doğum kanalından geçerken probiyotikleri alan bebek hayata 1-0 önde başlıyor. Ama sezaryenle doğan bebek bu avantajı yakalayamıyor. Anne sütü de prebiyotiktir ve çok önemlidir.”

DIŞARIDAN PROBİYOTİK ALINMALI MI?
Probiyotik takviyesinin doktor kontrolünde yapılması gerektiğini belirten Aktaş, “Normal insanlar için saydıklarımız yeterlidir ancak herhangi bir hastalığı olanlar doktorlarına danışarak probiyotik takviyesi alabilir. Örneğin alerjisi olan çocuklarda, tansiyon ve şeker hastalarında, romatizmal hastalıklarda, kanser hastalarında, bağışıklık sistemiyle sorunu olup sık hastalananlarda probiyotik takviyesi şarttır” önerisinde bulunuyor.

UZMAN DA YETERSİZ, BİLGİ DE
Dünyada ve Türkiye’de immünoloji uzman sayısının yetersiz olduğuna da dikkat çeken Dr. Ümit Aktaş, “İmmünoloji ile ilgili bilgiler güncellenmiyor, doktorlar fakülteden güncel bilgileri alamadan, standart, kalıplaşmış ve 25 yıl önceki öğretilerle mezun oluyor. Günümüz ortodoks tıbbının yaklaşımı da bunun üstüne binince doktorlar bağışıklık sistemi ile ilgili net görüşlere sahip olamıyor” diyor.

 Merkez Yüreğir ilçesindeki özel bir hastanede görev yapan ve başından darp edilen kadın doğum uzmanı Operatör Doktor Özgür Kaya Selçuk, yoğun bakımda tedavi altına alındı.
Doktor Selçuk'u tedavi gördüğü hastanede ziyaret eden Adana-Osmaniye Tabip Odası Başkanı Ali İhsan Ökten şu açıklamalarda bulundu: “Hekimlere yönelik şiddet özellikle Adana’da artış gösteriyor. Doktor arkadaşımız hastasının bebeğinde sağlık sorunu olması üzerine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine sevk ediyor. Orada bebeğin gelişme geriliği sonucu öldüğü belirtiliyor. Hamile kadını yakınları tekrar arkadaşımızın bulunduğu hastaneye getiriyor. O da ultrasonografi ile baktığında bebeğin ölü olduğunu söylüyor. O sırada tıbbi işlem yapmak isterken hasta yakınlarının saldırısına uğruyor. Arkadaşımızın sol gözünde görme kaybı, ayrıca hayati tehlikesi mevcut. Maalesef yaşadığımız üzücü bir olay."

Gezi eylemleri sırasında polisin sert müdahalesiyle yaralanan eylemcilere, hekimler ve tıp öğrencileri kurdukları gönüllü revirlerde tedavi hizmeti vermiş ancak sağlık bakanlığı, tabip odalarına gönderdiği yazıyla "Müdahale ederken neden izin almadınız? Buralarda müdahale eden doktor ve tıp öğrencileri ile yaralıların isimleri neler" diye sormuştu. Bakanlık, Tam Gün Yasası'nda değişikliği de içeren torba yasa tasarısına ise “Ruhsatsız olarak sağlık hizmeti sunan veya yetkisiz kişilerce hizmet verdirenlerin 1 yıldan 3 yıla kadar hapis" öngören bir hüküm koymuş, bu hüküm muhalefet milletvekillerince "Madde yürürlüğe girerse acil durumda insanlara yardım eden hekim ve görevliler cezalandırılacak. ‘Açılın ben doktorum’ dönemi tarihe karışacak” sözleriyle eleştirilmişti.

İşte tüm bu tartışmalar sırasında geçen hafta yapılan Hacettepe Tıp Fakültesi mezuniyet töreninde öğrenciler tören alanına, "Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz, biz yaşatmayı", "Direnmek Yaşamaktır", "Revirlere gaz attınız, doktorları tutukladınız, hastalarımızı fişlediniz, apolitik tıpçıları uyandırdınız", "Hükümetin değil, halkın doktorlarıyız", "Gönüllü doktorluk eşittir 3 yıl hapis", "Hekimliğin doğduğu yerde, hekimliği öldürmeyin", "Baş Çapulcu Hipokrat", "One minute! Direniyoruz", "#direnhacettepe" pankartlarıyla girdiler.

NAMUS YEMİNİ ETTİNİZ, SİZİ SUÇLASALAR DA HASTANIZA BAKACAKSINIZ!
Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı'nın kurucusu ve 11 yıl başkan vekilliği görevini yürüttükten sonra Hacettepe Üniversitesi Rektörü olan Prof. Murat Tuncer Gezi olaylarında polisin sert müdahalesi ile yaralanan eylemcileri tedavi eden hekim ve tıp öğrencilerinin soruşturma konusu edilmesine sert tepki gösterdi. Tuncer, konuşmasında "Hipokrat Yemini, bir namus yeminidir. Görevinizi tam anlamıyla yapacaksınız. Hastanızdan sorumlusunuz. Sizi suçlasalar da engellemeye de çalışsalar hastanıza bakacaksınız. Hastanıza bakmak için hiçbir merciden 'izin almak' zorunda değilsiniz. Hekim, acil sağlık yardımı ihtiyacı olan bir hastasına müdahale etmek için yer, zaman, izin, kanun tanımaz" dedi.

Torba tasarıda son dakika değişikliği… Sağlık Bakanlığı’nın son Torba Kanunu, geçen hafta TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’nda iki gün süren sert tartışmaların ardından kabul edildi. Tasarının en çok tartışılan düzenleme 33. madde oldu. Bu maddede, “Ruhsatsız sağlık hizmeti sunan veya yetkisiz kişilerce sağlık hizmeti verdirenler 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 100 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır” ifadesi yer alıyordu.
CHP’li Aytuğ Atıcı, “Bu hüküm geçerse, bazı savcılar Gezi Parkı’nda ya da Van depreminde yaralananlara yardım eden hekim ve tıp öğrencilerine dava açabilir” dedi.

KASIT YOK
Sağlık Bakanı Mehmet Müzzinoğlu ise tasarının Gezi olaylarından çok önce hazırlandığının altını çizerek, “Amaç ruhsatsız birimlere dönük, asla kasıt yok” dedi. CHP’li Atıcı ise “İyi niyetliyseniz vereceğimiz önergeyi destekleyin” yanıtı verdi. Ardından CHP’nin önergesi, AK Partili vekillerin onayıyla kabul edildi. “Acil durumlarda acil sağlık hizmeti gelene kadar sağlık hizmeti sunan ehliyetli kişiler bu madde kapsamı dışındadır” hükmü tasarıya eklendi.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik'in kızı Zeynep Çelik'in Acıbadem Üniversitesi'nde okurken yasalar ve yönetmelikler delinerek çok yüksek puanla öğrenci alan Hacettepe Tıp Fakültesi'ne yatay geçişle getirilmesi öğrenciler tarafından protesto edildi.

Olay şöyle gelişti:  Öğrenciler üniversite yönetimiyle anlaşarak bu yıl "yüksek şeref öğrencisi"nin kürsüden ilan edilmemesini istediler.

Ancak rektörlük buna rağmen ilan edince Murat Çağan ismindeki öğrenci kürsüye çıkıp mikrofonu aldı. Önce "yüksek şeref öğrencisi"nin kürsüden ilanını öğrenciler arasında ayrıma neden olduğu, törene gelen aileleri rahatsız ettiği için istemediklerini anlattı. Ardından "ilk 10 bine girememiş Bakan kızını bu salonda oturttular" diyerek Rektörlüğü eleştirince mezuniyete katılan öğrenciler Çağan'ın konuşmasını  alkışladılar. 

Çağan'ın konuşması üzerine "sataşma var" diyerek kürsüye çıkan Rektör Murat Tuncer "onun bir adı var Bakan kızı değil" dedikten sonra kontenjan açtıklarını ve Zeynep Çelik'in bu sayede bölüme girdiğini söyleyince öğrenciler tarafından bir kez daha yuhalandı.



Guantanamo Üssü'nde en az 100 kişi, süresiz tutukluluk uygulamasını protesto etmek için açlık grevini sürdürüyor. Guantanamo'da tutulan 13 tutsak, daha önce kaleme aldıkları bir mektupta, kendilerine zorla beslenme uygulayan askerî doktorlara güvenmelerinin mümkün olmadığını ifade etmişti. Küba'daki üste tutulan kişilerin avukatları, açlık grevinin etkilerinin ağır şekilde görüldüğünü, müvekkillerinin zayıflıktan ve hâlsizlikten sık sık bayıldıklarını açıklamışlardı. Lancet'te yayımlanan mektup, tutsakların askerî doktorlara güvenmemek için haklı sebepleri olduğunu belirtiyor ve bu doktorların üsteki komutanlarının emirlerini uyguladıklarını belirtiyor.

"Güven olmadan, zihinsel yeterliliği bulunan kişilere sağlıklı ve kabul edilebilir bir tıbbî tedavi uygulanması mümkün değildir" görüşüne yer verilen mektup "Tutsaklar askerî doktorlara güvenmediği için, onlardan gelecek tıbbî telkinleri uygulamaları da pek olası değil" ifadeleri kullanıldı. Tıp uzmanları bu görüşler çerçevesinde, yazdıkları mektupta "Bu durumda, tutsakların isteği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Tıp Birliği'nin şartları çerçevesinde, bağımsız tıbbî muayene ve tedaviye sahip olmaları zorunludur" değerlendirmesi yapıldı. Tutsakların Şubat ayında başlattıkları bu son açlık grevi, Guantanamo Üssü'nün tarihinde yapılan en uzun süreli eylem. Avukatlar, açlık grevinin, hapishanedeki güvenlik önlemleri ve aramaların ağırlaştırılmasının ardından başlatıldığını belirtiyorlar. Guantanamo Üssü'nü kontrol eden Amerika ordusu yetkilileri ise, bu aramalar sırasında pek çok yasaklanmış malzemeye ulaştıklarını, bunlar arasında gardiyanlara saldırı için kullanılan derme çatma silahlar da bulunduğunu belirtiyor. Tutsakların avukatları ise, bu aramalar sırasında, askerlerin Kuran'a saygısız davrandıklarını iddia ediyor ancak Amerikan ordusu bu iddiaları yalanlıyor. Lancet'teki mektuba imza koyan tıp uzmanları, Guantanamo'daki tutsaklar bir gün serbest bırakılacaksa, bu kişilerin hapishaneden sağlıklı şekilde çıkması gerektiğini belirtti. Doktorlar, uygun şartlar altında tutsakları ziyaret edebileceklerini, iyileşmelerine ve sonuçta serbest bırakılmalarına destek sağlayabileceklerini de belirttiler.



Yazıda gezi parkı eylemine “yasadışı” , polis şiddeti ile yaralanan insanlara “yasadışı gösterilerde yaralanan şahıs” ,

Yaralılara acil tıbbi müdahale ile tıbbi müdahale yapılabilecek ortamları ve gönüllüleri organize etmeye ise “suç “ denilmektedir.

Sonra da gönüllü sağlık hizmetleri için neden “izin almadınız” sorusu sorulmakta, Odamızdan bu müdahaleleri yapanlar ile sağlık hizmeti verilen hastaların bilgileri ve kayıtları istenilmektedir.

Bir de şiddet nedeniyle yaralanan, sağlığı bozulan insanlara verilen hekim raporlarının “dayanağı” sorulmaktadır.

Halkımızla paylaşıyoruz ki, biz hekimler;

“Kendi yaşamımızı insanlığın hizmetine adayacağımıza bütün varlığımızla yemin ettik,

Hastalarımızın sağlığı en önde gelecek,

Bize verilmiş sırları, hastalarımızın ölümünden sonra bile saklayacağız,

Meslektaşlarımız kardeşlerimiz olacak,

Din, ulus, ırk, parti politikaları ya da toplumsal durumla ilgili değerlendirmelerin görevimizle hastalarımızın arasına girmesine izin vermeyeceğiz,

Bunlara bütün varlığımızla, özgür olarak onurumuz üzerine AND İÇTİK”

(Cenevre Bildirgesi Mesleki Bağlılık Yemini 1948)

Sayın “Sağlık Bakanına” da hatırlatırız.

Sağlık Bakanlığı yazısı için tıklayınız.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu’nun konuya ilişkin basın açıklaması:

Basın Açıklaması
14.06.2013
“Gönüllü Revirler”e Soruşturma Açıldı!
TEK BİR HASTAMIZIN, TEK BİR MESLEKTAŞIMIZIN İSMİNİ DAHİ SAĞLIK BAKANLIĞI’NA VERMEYECEĞİZ!

Türkiye’de, on sekiz gündür; AKP’nin çevre düşmanı, doğa düşmanı, insan düşmanı politikalarına, bütün toplumu yukarıdan aşağıya dizayn etmeye çalışan toplum mühendisliği uygulamalarına, diktatörlük girişimlerine karşı milyonlarca insan sokaklarda demokratik tepkilerini gösteriyor.
Türkiye’de, on sekiz gündür; eşine benzerine rastlanmadık bir vahşet yaşanıyor.
Türkiye’de, on sekiz gündür; insanlara kitlesel şiddet uygulanıyor.
Türkiye’de, on sekiz gündür; ağacına, parkına, yaşam tarzına sahip çıkan vatandaşlara gaz bombalarıyla, plastik mermilerle, coplarla, kalaslarla, sopalarla saldırılıyor; dövülüyor, vuruluyor, öldürülüyorlar.
Türkiye’de, on sekiz gündür; profesörü doçenti, uzmanı pratisyeni ve aşk olsun onlara ki en çok da gencecik tıp fakültesi öğrencileri; bir büyük hekimlik dersi, bir büyük insanlık dersi veriyorlar.
Üzerlerinde beyaz önlükleri, ellerinde stetoskopları, gözlerinde deniz/iş gözlükleri, yüzlerinde gaz maskeleriyle kendi yaşamlarını da tehlikeye atarak nefesi tıkanan, kafası, kolu, bacağı kırılan, gözüne gelen mermiyle acılar içinde kıvranan insanların yardımına koşuyorlar.

Evet, doğrudur; Sağlık Bakanlığı’nın bu hekimlik dersini anlayabileceğini düşünmemiştik.
Evet, doğrudur; siyasi iktidarın bu insanlık dersini algılayabileceğini de düşünmemiştik.
Ve fakat; Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası, Franco İspanyası, gelmiş geçmiş hiçbir faşist rejimde bile yapılmayanı yapabileceğini de düşünmemiştik.

Ama, yaptılar:
Sağlık Bakanlığı Başdenetçisi B. İzzet Taşçı, 13 Haziran 2013 tarihinde “Acil” kodlu olarak İstanbul Tabip Odası’na gönderdiği yazıyla Taksim Gezi Parkı direnişçilerine hizmet veren “gönüllü revirler” hakkında inceleme/soruşturma açıldığını bildiriyor ve bu revirlerde görev alanların isimlerini ve revirlerde tedavi edilen hastaların listesini “ivedilikle” tarafına teslim etmemiz“gereğini rica” ediyor.

“Ricasının gereğini”“ivedilikle” yerine getiriyor, 13 Haziran günü istediği “cevabi yazı”mızı, 14 Haziran günü buradan, direnişin kalbi Gezi Parkı’ndan kendisine gönderiyoruz:
Sağlık Bakanlığı Başdenetçisi ve kendisini üzerimize görevlendirenler bilsinler ki;
1- On sekiz gündür şiddete, vahşete, zulme, faşizme karşı direnen bütün yurttaşlarımız bizim ONURUMUZDUR.
2- On sekiz gündür direnirken yaralanan, acı-ızdırap çeken, ağrılar içinde kıvranan, acil müdahaleleri tarafımızdan yapılan bütün hastalarımızın bilgileri bizim TEMİNATIMIZ ALTINDADIR.
3- On sekiz gündür gece demeden, gündüz demeden, gaz bombalarından, tazyikli sulardan, TOMA’lardan korkmadan yaralı direnişçilerin yardımına koşan bütün meslektaşlarımız bizim ONURUMUZDUR.

Sağlık Bakanlığı Başdenetçisi ve kendisini üzerimize görevlendirenler bilsinler ki;
TEK BİR HASTAMIZIN, TEK BİR MESLEKTAŞIMIZIN İSMİNİ DAHİ SAĞLIK BAKANLIĞI’NA VERMEYECEĞİZ!

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ
İSTANBUL TABİP ODASI YÖNETİM KURULU





 BASK, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Türkiye tarafından 1995 yılında kurulan ve çeşitli tıp alanlarında uzman askerlerin katılımcı ordulardaki saha tıbbı uygulamalarında bilgi ve deneyimlerini paylaştığı bir platform. BASK, bir mutabakat anlaşması kapsamında bir araya gelen Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Sırbistan ve Türkiye'den meydana geliyor. Makedonya, Karadağ, Belçika ve ABD ise platformda gözlemci olarak yer alıyor. Bu yılki toplantının konu başlığı, askeri operasyonlar öncesi, sırası ve sonrasında sağlık hizmetleri ve psikolojik destek sağlamanın en iyi yollarıydı. Türkiye'den Korgeneral Hasan Küçükakyüz Mayıs ayı sonlarında düzenlenen konferansın açılış konuşmasında, "Sıhhiye hizmetleri savaş ve barış dönemlerinde ordu için her zaman esastır. BASK kongreleri, Balkan ülkelerinin askeri sıhhiye personelleri arasındaki işbirliği ve bilgi alışverişi nedeniyle üye ülkelerin silahlı kuvvetleri mensupları ve dolaylı olarak da halklarının sağlık kalitesini yükseltebilir." dedi.

Romanya BASK Ulusal Yönetim Kurulu Başkanı Yarbay Bogdan Marinescu SETimes'a verdiği demeçte, bu yıl tarafların askeri operasyonlar öncesi, sırası ve sonrasında askeri personele yönelik psikolojik destek alanındaki uzmanlıklarını derinleştirmeye kadar verdiğini söyledi.  Marinescu, "Ordu subaylarının katıldıkları operasyonların öncesi, sırası ve sonrasındaki tıbbi sağlık durumlarına bir standart getirmek için çalışmalıyız. Bu askerleri topluma kişisel durumları eksiksiz bir şekilde döndürmeye tam hazırlıklı olmamız için, bu tür çabaların psikolojik tarafı çok önemlidir." şeklinde konuştu.

Romen Yarbay, askeri operasyonların başarısı için operasyonlar sırasında yüklenilen stresle başa çıkmaya yönelik pratik stratejilere ve kişilik bütünlüğünü artıracak psikolojik araçlara ihtiyaç olduğunu da sözlerine ekledi. Bazıları Afganistan ve Irak gibi kriz bölgelerine askeri personel göndermiş olan Balkan ülkeleri, komutaları altındaki askerlerin zihinsel sağlık ve morallerini korumada önemli role sahipler. Bu rol, görev sırasında kişilik ve aile bütünlüğünü korumak amacıyla ülkede kalan asker ailelerine destek verilmesini de kapsıyor. Romanya ve Bulgaristan'ın, Türk Ordusu ile arasında afetlerde yardım sağlama konulu protokoller bulunuyor. 2011 yılında Türkiye'nin doğudaki Van ilinde meydana gelen deprem felaketinde, Bulgar askerleri insani yardım operasyonlarında Türk meslektaşlarının yardımına koştu. BASK toplantısında varılan genel sonuçlar uyarınca, katılımcı ülkeler belli çalışma grupları bünyesinde yıl boyunca toplantıla düzenleyecek. Komite toplantılarına Harp Okulu öğrencileri de katılarak, askeri sıhhiye komitesine akademik sunumlarda bulunacak ve denkleriyle iyi ilişkiler kuracak. Marinescu, "Bilgiyi derinleştirmek ve ağ kurmak amacıyla, genç Harp Okulu öğrencileri arasında her yıl başka bir ülkede iki hafta geçirmelerine olanak sağlayacak bir değişim programı başlatmayı da öngörüyoruz. Bu komitenin sağladığı faydalar çok daha öteye geçmeli ve insanlar arasında erken yaşlardan itibaren temasları da kapsamalıdır." dedi.

Romen subay, BASK'ın gözetimi altında Balkan ülkelerinin, tıpkı salgın hastalıklara karşı aşı olmak gibi, sürekli değişen tıp alanında birbirlerine rehberlik etmek için belli alanlardaki tıbbi bilgilerini paylaşmak üzere işbirliği yapması gerektiğini de sözlerine ekledi. Marinescu, "Örneğin, biyolojik savunma, plastik cerrahi, yanıklar, doku mühendisliği, kök hücreler ve yeni çıkan salgın hastalıklar gibi alanlarda, ülkeler daha fazla işbirliği yapıp bilgilerini birbirlerine aktararak ülkelerin ilgili diğer durumlardaki hazırlık seviyesini artırabilirler." dedi.

Bu yılki toplantıda, salgın hastalıklar oturumlarda önemli yer aldı. Katılımcılar, ordudaki salgın hastalıklarla ilgili bilimsel ve pratik bilgilerin paylaşılmasının öneminin altını çizdi. Sırbistan'dan Albay Profesör Miroslav Pavloviç SETimes'a yaptığı açıklamada, BASK'ın tarafların fiili işbirliği ve bilimsel bilgi paylaşımı yapmaları için mükemmel bir fırsat olduğunu söyledi. NATO üyesi olmayan tek ülke olan Sırbistan, iki yıl süren gözlemci statüsü sonrasında bu komite toplantılarına iki yıldan uzun süredir katılıyor. Pavloviç, Balkan ülkelerinin havacılık tıbbı gibi özel alanlardaki deneyimlerini genişletmesi ve paylaşmasını tavsiye etti. Pavloviç, "Bütün ülkeler bu tür bir uzmanlığa sahip değil, bu yüzden de bazı ülkelerin Balkan coğrafyasında bir işbirliği ortamı yaratması gerekiyor." dedi. Ordular askerlere ve onların ailelerine psikolojik destek sağlamak için yeterince çaba gösteriyor mu? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum bölümünde paylaşın.



Panelistlerden İsmail Kuran annesinin sağlığıyla ilgili bir neden yüzünden gelemediği için panel başkanlığını Prof. Dr.  Nesrin Çobanoğlu yaptı.

Panele İlk yüz naklini ve rahim naklini gerçekleştiren Prof. Dr Ömer Özkan'ın konuşma yaptı.  Özkan, nakil ameliyatlarından, gerekçeleri ve yöntemlerinden bahsetti. Ayrıca Özkan salondaki diğer plastik cerrahı meslektaşlarıyla ilgili anılarından bahsetti. 

Bu yıl ilk kez verilen, Tıbbi Etikle ilgili alanında fark yaratmış isimlere verilecek olan Düzenleme Kurulu özel ödülü geçen yıl Gazi Üniversitesi'nde yüz naklini gerçekleştiren Prof. Dr. Selahattin Özmen'e verildi. Kitaba basılan finale kalan 20 projenin gözden geçirilmesini takiben ödül törenine geçildi.


Ödüller Sahibi Buldu
1.cilik Ödülü : Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 21 günlük Staj, 1500 $, gidiş dönüş uçak bileti
Cesur Yeni Dünya: Nöropazarlama’nın Estetik ve Etik Düzlemde Değerlendirilmesi
Vedat Menderes Özçiftçi  (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi.)

2.cilik Ödülü : iPad
Estetiğe Bakış Açısından Kültürel Farklılıklar ve Toplumsal Anlamda Etik Sorunlar
Ünal Çakır (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi)

3.cülük Ödülü : Netbook
Tıp Etiği Açısından Güzellik Polikliniklerinde Bilgilendirme:
Adana Ölçeğinde Bir Alan Çalışması
Halenur Sarıbaş (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi.)
Ecenur Patoğlu (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi)
Danışman: Doç Dr. Selim Kadıoğlu

Rotary Özel Ödülü : 2 fotoğraf makinesi
Est’etik’ mi?
Cansu Karataş (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi)
İrem Dilara Ateş (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi)
Danışman: Doç. Dr. Selahattin Özmen

Toplumsal Etik Derneği Özel Ödülü : 2 Steteskop, 2 tansiyon aleti
Yalnız Nefes Almak Değil Yaşamak İstiyor İnsan
Şevin Alagöz (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi)
Fatma Şek (İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi)
Danışman : Doç. Dr. Selahattin Özmen

Kiwanis İnternational Özel Ödülü:
Beden Dismorfik Bozukluğu İmgelenmiş Çirkinlik
Hatice Buruşoğlu (Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi)
Esma Seda Çetin (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi)
Danışman: Prof.Dr. Derya Özçelik