e-Posta :
Şifre :

Etiket: Psikoloji

E-öğrenme (0) Literatür (0) Haber (19) Etkinlik (4) Webcast (0)Tümünü göster (23)
 "" BASINA VE KAMUOYUNA;

Bizler Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi asistan hekimleri olarak, uzun süredir büyük bir hayal kırıklığının parçası olmaya zorlandığımızı görüyoruz. Sağlıkta dönüşüm politikaları ve performans sisteminin yapılan işin niteliğinden ziyade, niceliğini önemseyen anlayışı, özellikle “Kamu Hastaneleri Birlikleri” düzenlemesinin hayata geçirilmesiyle daha da belirginleşmiş, tam da hedeflendiği gibi daha fazla çalışıp, daha az kazanan ve üretilmesi istenilen kalitesiz hizmet nedeniyle mesleki tatminden yoksun sağlık çalışanları doğurmuştur.

Bu anlayışın sonucunda hekimler arasındaki usta-çırak ilişkisi anlamsız bir hiyerarşiye dönüşmüş, varlığının temel nedeni uzmanlık eğitimi almak olan asistan hekimler, bu hiyerarşinin en alt basamağını oluşturmuş, hizmet üretiminin temel direği haline gelmiş, asistan hekimler yataklı servislerde 40-50 hasta takip etmeye, polikliniklerde tek başlarına 50 hasta bakmaya zorlanmışlardır. Ve elbette ki bu hiyerarşik yapıya yakışır şekilde maddi ya da manevi bir olumsuzluk durumunda, ilk kaybedenler asistan hekimler olmuştur.

Meslek hayatımız boyunca, burada edineceğimiz mesleki bilgi ve tecrübenin ne kadar belirleyici olduğu ve alacağımız uzmanlık eğitiminin hasta sağlığı ve hakları yönünden ne kadar hayati olduğunu düşününce, bu eğitimin halk sağlığı açısından öneminin fark edilmesini ve dinlenme, eğitim ve özlük haklarımızın kısıtlanmamasını talep etmenin haklı ve meşru olduğuna inanıyoruz.



Gelinen noktada bu sistemin belki de en az yozlaşmış “dişlileri” olan biz asistan hekimler; hekimlik ahlakımızdan daha fazla kaçamayacağımızı anlamış bulunuyoruz. Bu nedenle, aşağıdaki taleplerimizin yerine getirilmemesi durumunda BRSHH asistan hekimleri olarak 15 Aralık 2014 tarihinden itibaren süresiz olarak iş bırakacağımızı duyuruyoruz.


1- Emeğimizin karşılığını almak istiyoruz. Aylık ücretlerimizin arttırılmasını, sabitlenmesini ve emekliliğimize yansıtılacak şekilde düzenlenmesini istiyoruz.

2- Tıpta ve Dişhekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’nde, asistan hekim için öncelikli tanımlanan araştırma ve eğitim faaliyetlerine katılmak olduğu halde, eğitim alan bir hekim gibi değil, görevi sadece hasta muayene etmek ve hizmet vermek olan bir hekim gibi muamele görüyoruz. Bu nedenle,

a) Hem hasta hakları, hem de “iyi hekimlik” kriterleri göz önüne alınarak, görev tanımımıza uygun şekilde/eğitimimizin gerektirdiği biçimde; uzman hekimlerin gözetiminde, muayene için yeterli zamana sahip olacağımız poliklinik düzenlemesinin yapılmasını,
b) Hastanemiz için çok yakıcı olan uzman hekim açığının kapatılmasını, nöroloji kliniğinde daha belirgin olan asistan hekim açığının giderilmesini,
c) Asistan hekim eğitiminin mesai saatleri içinde verilmesini, bu süre içinde asistanların eğitime katılabilmesi için poliklinik hizmetlerinin verilmemesini talep ediyoruz.
Bundan böyle hastalara 8-10 dakika ayrılan polikliniklerde çalışmak, hastane genelinde hizmet vermekte olan genel ve yan dal polikliniklerinde, görev tanımımızla ilgisiz olan ve eğitimimizin bir parçası olmayan “ kompanse etme ” işini yapmak istemiyoruz.
3- Psikiyatri acil nöbetlerimizin ardından nöbet ertesi izin hakkımızı kullanmak istiyoruz.
4- Bir klinikteki asistan hekim 7-8 hasta takip ederken, aynı anda başka bir klinikte 30-40, yatak kapasitesinin üstünde hasta kabul edildiğinde 50 hasta takip edilmesinin mantığını anlayamıyoruz.

Bizler hizmet vermek için değil, eğitim almak için buradayız. Bu nedenle asistan hekimlerin, servislerde uzman hekim veya eğitim sorumlusu gözetiminde takip edeceği hasta sayısının Çekirdek Eğitim Programı’nın gereklilikleri doğrultusunda sınırlanmasını istiyoruz.

5- Nöroloji asistanları, çekirdek eğitim programında belirtilen yoğun bakım ünitesi rotasyonu süresi dışına çıkılarak, tüm asistanlığı boyunca yoğun bakım ünitesinde nöbet tutmaya mecbur bırakılmaktadır.
Nöroloji Çekirdek Eğitim Programı’nda, nöroloji yoğun bakım ünitesi rotasyonu 3 ay olarak belirlendiği halde, nöroloji yoğun bakım ünitesinde tüm iş yükünün asistan hekimlerin üzerine yıkılmasını, bir asistanın rotasyon süresinin çok daha üzerinde yoğun bakım ünitesinde çalışmak zorunda bırakılmasını, hekim yetersizliği gerekçe gösterilerek, asistan hekimlerden aynı anda hem servis hastalarına, hem yoğun bakım hastalarına bakmalarının istenmesini, yoğun bakım ünitesinin sorumluluğunun nöbet koşullarında tümü ile asistan hekimlere bırakılmasını kabul etmiyoruz.

Rotasyonların süresinin ve hangi sırayla yapılacağının, asistan hekimlerin alacağı eğitim ön planda tutularak düzenlenmesini talep ediyoruz.

6- Hastanede başta acil servis olmak üzere, tüm birimlerde çalışan hemşire, güvenlik, temizlik personeli, sekreter sayılarının arttırılmasını talep ediyoruz.

7- Nöroloji ek servisinde ve acil servisinde, oldukça büyük sorunlar yaşıyoruz. Nöroloji acil servisinin iş yükü nörolojik olmayan ya da multidisipliner hizmet gerektiren acil hastaların başvurması nedeniyle çok artmış ve nöroloji acil servisi işleyemez hale gelmiştir. Bu nedenle;

a) Triyajının uygun şekilde yapılabilmesi için, nöroloji acil serviste 24 saat hizmet verebilecek nitelikte bir ekibin bulundurulmasını talep ediyoruz.

b) Nöroloji acil servisinde çalışan nöbetçi uzman doktorun, acilde sürekli bulunmasını ve aktif bir biçimde çalışmasını talep ediyoruz.

c) Nöroloji ek serviste asistan hekim yetersizliği nedeniyle artık görev almayacağız.

8- Hastanemiz asistan hekimleri, eğitim adı altında başka hastanelerin doktor açığını kapatmaya zorlanmaktadır. Bu uygulamaya son verilmesini istiyoruz.

9- Dal hastanesi olmamız nedeniyle sıklıkla dış hastaneden konsültasyon istemekteyiz. Bu konsültasyonlarda yaşadığımız sorunların giderilmesini istiyoruz.

Taleplerimizin karşılanmaması durumunda 15 Aralık 2014 tarihinden itibaren süresiz olarak iş bırakacağımızı tekrar hatırlatıyor, grevin öncesi veya sonrası da dahil olmak üzere tüm bu süreçle ilgili herhangi bir sağlık çalışanı hakkında yasal işlem başlatılması halinde yeniden iş bırakacağımızı beyan ediyoruz.

" Düşünme değil eylem vakti ! "
Bize ilham veren tüm asistan hekim hareketlerine saygıyla…

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Asistan Hekimleri "

BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN DUYGU DURUMUNDAN ENDİŞE DUYUYORUZ!

“Gezi olaylarını faiz lobisi çıkardı.”

“Dolmabahçe Camii’nde içki içtiler.”

“Benim başörtülü bacılarıma saldırdılar.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi Direnişi’nden bu yana kullandığı ayrıştırıcı, ötekileştirici, kutuplaştırıcı dili hekimler olarak kaygıyla izliyoruz.

Dün Gaziantep Mitingi’nde Berkin Elvan’la ilgili söylediklerini dinlediğimizde ise dehşete kapıldık.

Normal/de hiç kimse çocuklarını kaybetmiş iki aileyi karşı karşıya getirmeye çalışmaz.

Normal/de hiç kimse ekmek almaya giderken polis tarafından başından vurulan, 269 gün ölümle pençeleştikten sonra hayatını kaybeden 15 yaşındaki bir çocuğu terörist ilan etmez.

Normal/de hiç kimse oyun çağında öldürülen bir çocuğun mezarına konan oyuncak misketleri “demir bilye” olarak çarpıtmaz.

Normal/de hiç kimse daha iki gün önce evlâdını toprağa vermiş bir anneyi miting meydanında yuhalatmaz.

Bizler hekimiz.

İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz.

Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz.

Fevkâlâde endişe duyuyoruz.

Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz.

Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.



TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ

MERKEZ KONSEYİ

Sanatta ve bilimde yaratıcılığın zihinsel hastalıklarla bağlantısı olduğu düşüncesi, yıllardır tartışılan bir konu.

Araştırma ekibi, mizah için gereken unsurların psikozlu insanların özelliklerine benzer olduğunu vurguluyorlar.  Komedyenlerin aşırı hallerde akıl hastalığı kategorisine girebilecek pek çok özelliğe sahip oldukları, ve özellikle de alışılmadık şekilde yüksek seviyede dışa dönük ya da içe kapanık oldukları belirtiliyor. 

BBC'deki haber için tıklayın

British Journal of Psychiatry'deki makale özeti için tıklayın


 

Esra, İngiltere yolculuğun nasıl başladı? 

İstanbul Tıp Fakültesi'nde dördünücü sınıftaydım. Hollanda'da tıp öğrencileri için düzenlenen bir nöroloji yaz okuluna katıldım. Bir hafta boyunca farklı milletlerden 15 öğrenciyle interaktif ve klinik çalışmalar yaptık. O zaman yurt dışında ihtisas yapmanın bir seçenek olduğunu ve bana hem klinik açıdan hem de kişisel gelişimim açısından yararlı olacağına karar verdim. Öğrenciyken Prof. Dr. Hakan Gürvit'in nörobilim toplantılarına katılıyor ve Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu ve Prof. Dr. İlhan Yargıç'la bilimsel çalışmalar yapıyordum. Bir de kendisi de Paris'te ihtisas yapan Dr. Özen Alemdar adlı arkadaşımla Prof. Dr. Talat Parman'ın önderliğinde psikanaliz seminerlerine gidiyorduk. Fakültenin son 2 yılında Harvard Üniversitesi'nde Dr. Ted Stern ve Dr. Menekşe Alpay'ın yanında nöroloji ve psikiyatri üzerine staj ve araştırma yaptım. En sonunda klinik pratiği açısından bana daha ilginç geldiğinden psikiyatriyi seçtim. Hem Avrupa'da psikiyatri araştırmalarında lider Institute of Psychiatry hem de London Institute of Psychoanalysis orada olması nedeniyle İngiltere'yi seçtim. Elbette Türkiye'ye bu kadar yakın olması da Amerika yerine İngiltere'yi seçmem için önemliydi.

İstanbul Tıp Fakültesi mezunu olarak diploman İngiltere'de geçerli oldu mu?

O zaman Avrupa Birliği vatandaşı olmadığım için ve Avrupa Birliği'ndeki bir üniversiteden mezun olmadığım için geçerli olmadı. İhtisasa başvurmadan önce PLAB sınavlarını geçmem gerekti. PLAB yazılı ve sözlü iki basamaktan oluşuyor. Yazılı sınav daha çok klinik vaka analizlerine yönelik sorulardan oluşuyor. Bu sınavlar iyi hazırlanıldığı takdirde yapılmayacak sınavlar değil. Ancak iletişim becerileri çok önemli. Bilgi dağarcığınız ve klinik analiz yeteneğiniz ne kadar iyi olursa olsun, hastayla iletişiminiz iyi değilse İngiltere'de sözlü sınavları geçmekte zorlanabiliyorsunuz. Bu sınavı geçtikten sonra General Medical Council'a doktor olarak çalışabilmek için kayıt yaptırmaya hak kazandım.

İngiltere'de doktor olarak çalışabilmek için başka neler gerekiyor?

Eğer Avrupa Birliği vatandaşlığınız yoksa ya da Avrupa Birliği'nde bir tıp fakültesinden mezun değilseniz vize almanız gerekiyor. İhtisasım sırasında üç kez vize durumum değişti. Stresli zamanlar olsa da her seferinde çözümlendi. İlk gittiğimde İngiltere'de doktor açığı vardı. Bu açık kapanınca vize almak da zorlaştı. Yalnız bu İngiltere'de ihtisas yapmak isteyenler için caydırıcı bir neden olmamalı, sadece günün koşullarını araştırmak gerekir.

İhtisasa nasıl kabul edildin? TUS'a benzer bir sınav mı var?

Hayır. Son yıllarda yenilenen sisteme göre, siz bir dekanlığa başvuruyorsunuz. Örneğin London Deanery, Londra ve periferindeki tüm eğitim hastanelerini kapsıyor. Başvururken branş seçiyorsunuz. Yapılan mülakat sonucu kabul edilirseniz Londra'nın hangi bölgelerinde çalışmak istediğinizin tercihlerini yapıyorsunuz. Bir de İngiltere'de internlük 2 sene (Tıp 5 sene ve 5 sene sonunda, yani internlük yapmadan mezun olunuyor). Türkiye'de tıp fakültesi'ni bitiren bir doktorun 1 sene daha maaşlı intern'lük yapması gerekiyor. Internluk sırasında maaşlı olarak çalışılıyor. İngiltere'de tüm eğitim hastaneleri Ulusal Sağlık Sistemi'ne bağlı, yani develete ait. Sağlık hizmetleri parasız. İngiltere'nin genelinde ihtisas yapacak kadro bulmak aşırı zor olmasa da, Londra'da hemen her dalda rekabet çok yüksek. İhtisas süresinde transfer yapmak mümkün. Ben yabancı doktorların şansını yüksek buluyorum. Bana özgeçmişimden başka en yararlı olan unsurlardan ikisi, başvurmadan önce 2 ay gönüllü gözlemci olarak bulunmuş olmam ve PLAB sınavı sonuçlarını beklerken Institute of Psychiatry'de araştırma yapmamdı.

Uzmanlık eğitimi süreci nasıldı?

İlk önce genel psikiyatri ihtisası yaptım. Cerrahi ve dahili dallarda uzmanlaşmak isteyenler de öncelikle genel cerrahi ve genel dahiliye ihtisasları yapmak zorunda. Genel psikiyatri eğitimimini Londra'da Imperial College'a bağlı eğitim hastanelerinde yaptım. Altı aylık 6 staj boyunca, çoğunlukla erişkinlerle çalıştım. Her hafta 1 saat süpervizyon, yarım gün asistan seminerleri ve farklı asistan aktiviteleri vardı. Çalışma saatleri 9-5 ve bir de nöbetler var. Her asistan akademik aktivitelerde bulunmakla yükümlü. Bunların içinde araştırma yapma, tıp öğrencilerine seminerler ve "audit" var. Genelde Londra içinde yoğun hastanelerde çalıştığımdan iş yükünün ağır olduğunu ama çok iyi tecrübe kazanıldığını söyleyebilirim. Avrupa çalışma saatleri yürürlüğe girdikten sonra çalışma saatleri rahatladı. Nöbetler sabah 9 akşam 9 şeklinde uzun günler ya da akşam 9 sabah 9 şeklinde gece nöbetleri halindeydi.

Uzman olmak için tez yazmak gerekiyor mu?

Hayır. Onun yerine uzmanlık sınavları var. Örneğin psikiyatri için 3 sene içinde geçmeniz gereken 3 yazılı ve 1 sözlü sınav var. Yazılı sınavların başarı oranı ortalama %50, sözlü sınavın ise yaklaşık %40. Bu sınavları geçtikten sonra uzman oluyorsunuz ve Royal College of Psychiatrists'e psikiyatrist ünvanıyla üye olabiliyorsunuz. Bu ünvanı alan doktorlar, devlet hastanelerınde 'staff grade' kadrosunda çalışabiliyorlar ya da konsültan (consultant) olmak için eğitimlerine devam edebiliyorlar. Konsültan pozisyonu gerek eğitim gerekse idari görev açısından Türkiye'deki klinik şeflerine denk geliyor.

Çocuk ve ergen psikiyatrisi üzerine üst ihtisas yaptığını biliyorum, bu süreç nasıl gerçekleşti?

Ben Institute of Psychiatry/Maudsley Hastanesi'nde çocuk ve ergen psikiyatrisi üst ihtisasını yaptım. Institute of Psychiatry, King's College'a bağlı. Sınavları geçip psikiyatrist olduktan sonra yine psikiyatri ihtisasına başvurur gibi London Deanery'e başvurarak istediğim dalı ve bölgeyi belirttim ve mülakata girdim. Üst ihtisas boyunca genel çocuk psikiyatrisi, pediatrik liyezon, yeme bozuklukları, adli psikiyatri, adolasan ve yataklı servis gibi farklı kliniklerde çalıştım. Her hafta yarım gün seminerler, onun dışında IoP'nin akademik toplantıları, vaka sunumları, haftada 1 saat süpervizyon, yarım gün araştırma, yarım gün de özel ilgi alanınıza ait klinik vardı. Tıp öğrencilerine, yüksek lisans öğrencilerine dersler verdim. Ayrıca yöneticilik üzerine kendinizi geliştirmek için seminerlere katılmanız ve klinik yönetimiyle ilgili bir proje yapmanız gerekiyor.  İhtisas süreleri branşa göre değişiyor. Kadın Doğum gibi bazı dallarda bitirme sınavı da var. Üst ihtisası da bitirince consultant olup ve General Medical Council'a uzman olarak kayıt oluyorsunuz. Consultant'lar ister NHS'de isterlerse özel hastanelerde/muaynehanelerde çalışabiliyorlar.

Aynı anda hem devlette hem de özelde çalışılabiliyor sanırım? 

Evet. NHS'de ne kadar çalışırsanız ona orantılı maaş alıyorsunuz. NHS'de çalışmadığınız sürede ekstra ne iş yaptığınız sizin sorumluluğunuz. NHS'de consultant olarak bir takımı yönetiyorsunuz. Klinik görevleriniz dışında asistan süpervizyonu, kliniğin yönetimi gibi sorumluluklarınız var. Her consultant araştırma yapmak zorunda olmasa da akademik aktivitelerde bulunmalı.

Doktorlar nasıl denetleniyor?

Her consultant bir CPD (sürekli profoyonel gelişim) grubuna üye olmak zorunda. Bu grup senede birkaç kez toplanıyor. Vaka tartışmaları yapılıyor, grup mensupları birbirlerine destek oluyor. Her bir üyenin mesleki kişisel gelişim planı diğer üyeler tarafından denetleniyor. Her sene en az 50 kredilik klinik, akademik ve profesyonel aktivite yapmanız gerekli ve çalıştığınız hastanede de yıllık değerlendirme yapılıyor. Yeni gelen sisteme göre her 5 senede bir doktorların uzmanlıkları bu değerlendirmlerinin sonuçlarına göre tekrar onaylanacak.

Peki iş olanakları nasıl?

Avrupa'daki ekonomik krizden İngiltere de nasibini aldı. Son 3-4 yılda NHS klinikleri küçültüldü. Bu da doktorların iş yükünü ağırlaştırdı. NHS şu an bir reformdan geçiyor. Denetleme mekanizmaları, hastane yönetimi ve yatırım mekanizmaları değişiyor. Son yıllarda özel sektör giderek büyümeye başladı. Özel sağlık sigortası yaptıran kesim arttı. Tüm bunların sonucunda NHS'de iş olanakları azaldı. Londra'da rekabet çok yüksek. Ancak Londra dışına taşınmak sorun olmadığı sürece sürekli iş bulmak çok zor değil. Diğer bir opsiyon da 'locum' olarak kontratlı, belirli sürelerde çalışmak ki böyle pozisyonlar sıkça açılıyor.

Akademik kariyer yapmak istenirse?

Daha önceden basettiğim gibi, her doktor akademik aktivite yapmak zorunda. Ama akademisyen olmak istiyorsanız öncelikle doktora yapmanız öneriliyor. İhtisas eğitiminiz sırasında akademik asistan kadroları var. Klinik pozisyondan ayrı olarak üniversitenin akademik pozisyonlarına başvurabilirsiniz. Bu pozisyonların çok sınırlı sayıda olduğunu söylemekte yarar var.

Biraz özel muayenehanecilik deneyiminden de bahseder misin?

Consultant olarak özel muaynehane açabilirsiniz ya da kısıtlı sayıdaki özel hastanelerde çalışabilirsiniz. Londra'nın merkezinde ve kuzeyinde hasta görüyorum. Özel muayenehanede çalışırken Türk hastaları daha fazla görme imkanım oluyor. NHS'deki olanak kısıtlamaları olmadığından, klinik olarak da tatmin edici oluyor, gerekli tedavileri uygulayabiliyoruz.

Önemli bir soru: Türkiye'deki bir uzman İngiltere'de çalışabilir mi?

Herhangi bir uzmanın İngiltere'de çalışabilmesi için General Medical Council'a üye olması gerekiyor. Teorik olarak bu mümkün. Fakat Avrupa Birliği'nde ihtisas yapmadıysanız, uzun bir işlemlerden geçiyorsunuz ve birçok evrağın onaylanması gerekiyor.

İngiltere'de çalışmanın sosyal ve aile yaşamı açısından avantajları/dezavantajları neler?

En güzeli İstanbul-Londra uçuşu sadece 3,5 saat. Günübirlik olmasa da haftasonu için rahatça gidilip gelinebiliyor. Londra çok kozmopolit bir şehir ve İngiltere'de yaşayan Türk sayısı 500.000'in üzerinde. Türk restoranlarına gidebiliyor, Türk sanatçıların konser, film ya da tiyatrolarını izleyebiliyorsunuz. Yani alışması kolay oluyor. İngiltere sosyo-kültürel yapısı açısından ve tarihi dolayısıyla yabancı uyruklularla beraber yaşamaya alışkın ve demokratik bir çerçevede herkesin özlük haklarına ve kültürel etkinliklerine saygı duyulduğu bir ülke. Londra'yı sevmemin diğer nedenleri de kültür-sanat zenginliği, şehrin her yerindeki parklar ve evinizden çıkıp koşabilme, her tarafa yürüyebilme imkanını da sayabilirim. Londra'da çocuk büyütürken oturmuş destek mekanizmaları ve herkese açık olanaklar çok fazla. Tabi ki Istanbul'u, boğazı özlüyorum ama İstanbul'un bu kadar yakın olması ve günümüz teknolojisinde kolaylıkla sürdürülebilen uzun mesafeli ilişkiler Londra'yı cazip kılıyor.

Son olarak; İngiltere'ye gitmeyi düşünen doktorların neleri incelemesini önerirsin?

General Medical Council, London Deanery, NHS Jobs, istedikleri branşın Royal College sayfası ve UK Border Agency'nin websitelerini incelemeleri faydalı olacaktır.

1999 yılının sonbaharında, İzmir’in güzel kordonunda, derslerden bunalmış iki tıp öğrencisi püfür püfür esen İzmir körfezine bakarak yürüyorduk. Banklardan birine oturduk. Derslerden konuşmamak için kesin karar almıştık ama ayaklarımızı uzatıp körfezin kendine has kokusunu içimize çekerek martıları dinlerken, rüzgarın sessizliğinde, bitişikteki banka yeni oturan iki genç kızın aralarındaki diyaloğun bizim bankın gündemine de oturmasına engel olmamız mümkün olamadı. Yaklaşık 20-25 yaşlarında görünen iki kızdan birisi diğerine bir süre önce gittiği psikoterapi görüşmesinden bahsediyordu.

-Ben sana psikiyatriste git demiştim. Psikoloğa gitmişsin.

-Ne farkı var ki, psikiyatrist ilaç veren değil mi, ilaca ihtiyacım yok ki benim.

-İlaca ihtiyacı olanlar mı psikiyatristlere başvuruyor?

-Öyle değil mi? Ayrıca ben sıkıntımı biliyorum, doktorluk bir durumum yok benim.

-Doktorluk durum ne demek?

-Yani deli değilim ben, biraz tavsiyeye, içimi dökmeye ihtiyacım vardı.

-Psikologlar iç dökmek için diyorsun demek ki. Doktora iç dökülemiyor mu?

-Bilmem, dökülebiliyor mu? Onlar ilacı yazıp yolluyorlar, dinlemiyorlar ki.

-Dinlemesi gerektiği kadar dinliyordur belki, ne biliyorsun?

-Bilmiyorum, ne bileyim. Doktor psikologlar hem dert dinliyor hem ilaç yazıyormuş. Öyle duydum.

-Doktor olana psikiyatrist deniyor da, doktor psikolog da ne demek yahu, öyle bir şey olabiliyor mu?

-Oluyor evet, gördüm.

-O psikiyatrist olmasın?

-Hayır benim gittiğim doktor psikolog, ama “tıpçı” değilmiş.

-O zaman reçete nasıl yazıyor?

-Bilmem.

-Benim de kafamı karıştırdın, bir bilen olsa da sorsak...

Kızlardan biri kafasını bizim olduğumuz banka çevirdi, biz ise bakışlarında aradığı “bir bilen” olduğumuzu düşünecek diye kaygıyla yüzlerimizi diğer yana döndük, çatırmadan banktan kalktık ve güneşin batımında kafası allak bullak olmuş iki tıp öğrencisi olarak kordonda kaybolduk.

NEDİR BU İŞİN ASLI?

Psikiyatristler (psikiyatrlar), Türkiye’de ve dünyanın her yerinde, tıp fakültesi mezuniyeti üzerine akıl sağlığı ve hastalıkları alanında, ülkeden ülkeye biraz değişmekle birlikte, yaklaşık 4 yıl süre klinik ihtisas eğitimi alan (mezuniyet sonrası eğitim) hekim kökenli uzmanlardır. Psikologlar, Türkiye’de Fen-Edebiyat Fakültelerinde 4 yıl insan davranış ve psikolojisi üzerine temel lisans eğitim sürecini tamamlayan hekim kökenli olmayan uzmanlardır [2], [3], [4], [5]. Psikologlar, Amerika Birleşik Devletleri’nde de aynı şekilde bir eğitim sürecinden geçerler [6]. Psikologlar, lisans eğitimleri süresinde klinik hasta başı eğitimi almazlar,ancak lisans üzerine eğitimlerini sürdürerek, master ve doktora seviyelerine (Ph.D.) erişebilir ve son derece spesifik konularda klinisyen olarak hizmet verebilirler.

Ph.D. unvanının tarihine bakıldığında, dünyadaki ilk Ph.D. unvanı 1150 yılında Paris’de verilmiştir, ve tarihteki ilk doktora unvanları Tıp, Hukuk, Din alanlarında verilmiştir. 1861 yılında Yale üniversitesi Ph.D. unvanını bu alanların dışına çıkartan ilk üniversite olmuştur. Tarihteki psikoloji alanındaki ilk doktora unvanını 1883 yılında Johns Hopkins Üniversitesi Joseph Jastrow’a vermiştir [7], [8], [9], [10]. Doktora seviyesine erişmiş psikologlar (Ph.D.), isimlerinin başında “doktor” unvanını kullanabilirler, bu tıp doktoru oldukları anlamına gelmez, ama bilimsel olarak tıp doktorluğu ile bilimsel doktora akademik bir çerçevede yukarıda açıklanan tarihsel nedenlerden dolayı denk unvanlar sayılır.

ABD’de tıp doktorluğu (M.D. unvanı) ve bilimsel doktora (Ph.D. unvanı) unvanlarının her ikisi de 4 yıllık lisans eğitimi (undergraduate) üzerine 4 yıl lisans üzeri eğitim süreci (graduate) tamamlanarak toplam 8 yılda alınan unvanlardır. Türkiye’de tıp doktorluğu 6 yıl eğitim süresinde alınabilir. Bu da uzman olmayan pratisyen doktorluk unvanıdır. Psikoloji ve diğer alanlardaki doktora ise 4 yıllık lisans eğitimi üzerine, 2 yıl “master” derecesi ve 4 yıl doktora ile toplam 10 yıla yakın bir sürece alınabilen bir unvandır. Doktora ve Master süreci kombine edilerek bazen süre kısaltılabilse de, Türkiye’de ve bazı Avrupa ülkelerinde tıp doktorluğu (M.D.) unvanı, bilimsel doktoradan (Ph.D.) daha kısa sürede alınabilen bir unvandır ve bunun da nedenleri ve haklılığı tartışmaya açıktır. ABD’de tıp doktorluğu ve bilimsel doktora tamamen aynı sürede alınabilen unvanlardır ve tam olarak denk sayılır. Psikiyatri uzmanı olabilmek için ABD’de toplam 8 yıl üzerine, Türkiye’de 6 yıl üzerine, 4 yıl mezuniyet sonrası asistanlık eğitimi almak gerekir. Dikkat çekmek gerekir ki, genel bir erişkin psikiyatristinin yetişmesi için yaklaşık 6+4=10 yıl eğitim gerekirken, bir konuda ileri derecede uzmanlaşarak Ph.D. unvanı almak isteyen psikologun da yaklaşık olarak 4+2+4=10 yıl eğitim alması gerekir. Demek ki, söz konusu alan ister psikiyatri ister psikoloji olsun, ciddi şekilde kalifiye olabilmek için hekim ve psikologun dirsek çürütmesi gereken süre ve ödemesi gereken bedel yaklaşık olarak aynıdır.

KARIŞAN KAFALAR İNCİNEN DUYGULAR

Türkiye’de, ABD’de ve muhtemelen dünyanın geriye kalanında, psikiyatrist ve psikologun becerileri konusunda halk arasında yaygın bir kafa karışıklığı vardır. Örneğin Türkiye’de popüler kültürün gücüyle çok geniş kitlelere ulaşabilen, Gülse Birsel, Birol Güven, Yılmaz Erdoğan gibi üretken ve popüler senaristler dahi bu ayrımı biliyor gibi görünmemekte ve yıllardır yazdıkları metinlerde sürekli olarak psikolog ve psikiyatristi yanlış kullanmakta, çizdikleri karakterler ve hayal ettikleri mizansenlerde oyuncularına yanlış roller yazarak toplumun zaten karışık olan kafasını daha da karıştırmaktadırlar. Bu karışıklığın önemli sakıncaları vardır. Hastalar akıl sağlığı ile ilgili konularda “ilk” başvurmaları gereken adresi şaşırarak zaman kaybedebilmekte ve zarar görebilmektedir. Diğer yandan, hastaların, psikiyatristlerin sadece “ilaç” yazan, psikologların ise sadece “dert dinleyen, iç dökülen” uzmanlar olduğu gibi gerçekle ilgisi olmayan mesleki rollere inanmaları gibi karışıklıklardan yine en çok hastalar zarar görmektedir. Oysa psikiyatristler ve psikologlar akıl sağlığını ilgilendiren konuların büyük bir kısmında ortak çalışmaya mecbur iki meslek grubudur. Ancak hastaların bu iki meslek grubunu hangi sırayla kullanacak olmalarını bilmemeleri, bu karışıklıktan istifade etmek isteyen mesleğini kötüye kullanan nadir örneklerle birleşince ortaya çıkan sadece hastaların mağduriyeti ile sınırlı kalmamaktadır. Bu iki meslek grubu kolaylıkla birbirlerine karşı polarize olabilmekte, kimi zaman duygusal, kimi zaman akademik nedenlerle tetiklenen mesleki kimlik reaksiyonu gösterebilmektedirler.

AKIL SAĞLIĞINA KAÇ DEĞİŞİK AÇIDAN BAKILABİLİR?

Psikiyatristin ve psikoloğun becerilerinin akıl sağlığının hangi farklı köşelerinde durduğunu iyi açıklamak için, insan beyninin işlevlerinin kabaca kaç ayrı kameradan görülebileceğini herkesin anlayabileceği bir dille açıklamak gerekir. İnsan beyni, biyolojik bir “parçadır”, karaciğer ve kalp gibi, hücrelerden, bu hücrelerin oluşturduğu doku sistemlerinden oluşur ve nihayet bu doku sistemlerinin uyumlu bir biçimde çalışması ile “akıl” denilen sanal yazılımın işlevlerini yerine getirmesini sağlar. O halde insan beyninin bir “biyolojik perspektifi” olmalıdır ve vardır, ve de tüm diğer perspektifler biyolojik olan bu sistemin üzerine yükselebileceği için biyolojik perspektif en önemli perspektiftir. Bu perspektif, psikiyatristin dışındaki hekimler tarafından “hastalık” olarak isimlendirilen perspektife uyacaktır. Bu perspektifi gören kameranın yakaladığı verileri en iyi bir hekim yorumlayabilir, çünkü hekim insan biyolojisi ve organ sistemlerinin bütünsel olarak senkron işleyişi hakkında en çok ayrıntıyı bildiği varsayılan uzmandır [11], [12].

Tıbbın tüm diğer branşlarında bu kadar açıklama yeterliyken, psikiyatride iş bu kadarla bitmemektedir. Çünkü psikiyatrinin uğraştığı organın biyolojik kısmında, diğer deyişle, hücrelerinde olup bitenin, son işlevlerin ortaya çıkmasına nasıl yol açtığı halen tam olarak açıklanamamaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, dört odalı basit bir pompa olarak işlev gören kalbin kapakçıklarından biri olan mitral kapakçığında daralma olan hastanın göğsüne stetoskobu dayayan hekim, mitral odakta üfürüm duyduğunda bu üfürümü neden duyduğu konusunda bir neden-sonuç ilişkisini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kurabilirken, ağır bir psikotik atak geçiren sanrıları olan ve hallusinasyonlar gören bir kişiyi muayene eden psikiyatrist, bu durumun net olarak nasıl gerçekleştiği konusunda bir neden-sonuç ilişkisini halen kapakçık-üfürüm ilişkisi gibi kuramamaktadır. Çünkü henüz bilimsel bilgi bu bağlantının net kurulmasını açıklayacak seviyede değildir. Nedensellikte olan bu kesintiye, akıl-beyin süreksizliği denir. Bu süreksizlik kavramı psikiyatri branşının doğum nedenidir. Lakin insan bedeninde iki adet dahiliyecisi olan tek majör organ beyindir, bu süreksizliğin bir ucuyla “nöroloji”, diğer ucuyla “psikiyatri” ilgilenmektedir. Demek ki psikiyatri, biyolojik uçtan görülebilenin ötesini de bilimsel olarak çalışmakla görevlendirilmiş tıbbın en ayrıksı ve özgün branşıdır.

Psikiyatri beyne bir organ olarak bakarken, hastalık/biyolojik perspektifin dışındaki başka perspektiflere de kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyar. İnsanların beyinlerini inceleyerek, beynin işlevsel çıktıları anlaşılamıyorsa eğer, o halde beynin işlevsel çıktılarının incelenmesi için başka bakış açılarına ve diğer konseptleri görebilen bağımsız başka kameralar yardımıyla veri toplaması gerekir [13]. O kameralardan en önemlisi beynin/bireyin “davranışlarını” görür. Kişilerin eylemlerinin tümü, konuşmalar da dahil olmak üzere, beynin işlevsel çıktılarıdır, ve bu çıktıların oluşum nedenleri beynin içinde henüz direk nedensellik zinciri kurularak bulunamadığına göre, kişilerin eylemlerine odaklanacak, onları inceleyecek başka bir “bağımsız” psikiyatrik veri toplama, teşhis ve müdahele alanına ihtiyaç vardır. Davranışlar bireylerin icra ettikleri eylemlerin tümüdür ve teorik olarak beynin çıktılarının kümülatif bir bileşkesidir. Çok karmaşık bir neden-sonuç zinciri sonucunda olabileceği için psikiyatri pratiğinde davranışların organik kökenlerinden yola çıkarak açıklamalar yapmak çok nadir durumların dışında mümkün değildir. O nedenle psikiyatrideki bir çok sorunun tedavisinde kişilerin davranışlarının değiştirilmesi direk olarak hedef alınır [11], [14].

BİR DAVRANIŞÇI OLARAK PSİKOLOG AKIL SAĞLIĞI HİZMETLERİNİN NERESİNDE DURUYOR? : SEYİR HALİNDE BİR ARABA ÖRNEĞİ ve ALGORİTMİK BENZERLİK

Bir arabanın seyri sırasında ortaya çıkan bir problem hakkında yorum yapacak olan mühendis, sadece arabanın motor kapağını açarak tatmin edici bir sonuca varamayabilir. Arabanın sürücüsü, arabanın markası ve özellikleri, dahası arabanın fabrikadan çıktığı günden itibaren sürüldüğü yollar konusunda bilgi sahibi olmalıdır çünkü arabanın bugünkü seyri haline çıkan sorunların nedenleri arabanın trafiğe çıktığı günden itibaren, sürüldüğü yollardan kaynaklanan hasarlara, arabanın markasına, arabanın ne tip bir araba olduğuna, arabanın nasıl sürücüler tarafından sürüldüğüne bağlı olabilir. Demek ki, bir arabanın seyir halindeki sorunlarının sağlıklı bir tespiti ancak bütün bu açıların ayrı ayrı ve sırayla değerlendirilmesi ile mümkün olabilir. Öyle ki, aslen motordan kaynaklanan bir sorun, seyir halinde sürücünün de hata yapmasına neden olabileceği gibi, yoldan kaynaklanan bir sorun da motordaki bir hasara yol açabilir. Motor ve yol direk olarak soruna iştirak etmiyor olabilir, o durumda, sorun sadece sürüş tekniğinden ya da acemilikten kaynaklanıyor olabilir. Bütün bu bağımsız bakış açılarının ayrı ayrı kendi içinden değerlendirilme işlemi tamamlanmadan ana sorunun ya da sorunların doğru teşhisi ve tedavisi mümkün olamaz. O halde seyir halinde örneğin sağa çeken bir arabadaki belirlenmiş bu sorunun incelenmesi sırasında, önce o arabanın motorunda, lastiklerinde, kaportasında bir sorun olmadığını bir mühendisin etraflıca incelemesi gerekir; bütün bunlardan kaynaklanmadığının tespiti haline sürücünün sürüşü ile ilgili olup olmadığına, ya da arabanın gittiği yollardan kaynaklanıp kaynaklanmadığına sıra gelebilir. İlk aşama tamamlanmadan diğer aşamaya geçilemez, çünkü ilk aşamadaki sorunlar neden-sonuç yolağının tüm diğer aşamalarını etkileyebilen sorunlardır ve en başından dışlanmalıdır. “Seyir halindeki araba” ve “mühendis” metaforunun hasta ve hekim ilişkilerine algoritmik açıdan benzetmek istersek, arabanın donanım kısmının uzmanı olan mühendis yerine hastanın donanım kısmının uzmanı olan hekim geçecek, sürücünün becerilerinin değerlendirecek sürüş tekniği uzmanının yerine, hastanın davranışlarının uzmanı olan davranış uzmanı psikolog geçecektir [15].

DOĞRU TEŞHİS VE TEDAVİ İÇİN İŞLEM SIRASI : ÖNCE PSİKİYATRİST, SONRA PSİKOLOG

Akıl sağlığı problemlerinde teşhis ve tedavi sürecinin orkestrasyonu bir hekim olan psikiyatrist tarafından yürütülür. Psikiyatrist, insan bedeninin ve beynini biyolojik olarak çalışmış bir “donanım mühendisi” olduğu için, her türlü akıl sağlığı probleminde önce tespit edilebilir biyolojik nedenlerin dışlanması gerektiği için, teşhis için ilk algoritmik adrestir. Ancak teşhis süreci tamamlandıktan sonra, biyolojik nedenlerin -insan bedenininin bütününden ve biyolojik donanımından kaynaklanan nedenlerin- ortadaki soruna olan katkısı doğru tespit edildikten sonra, kişi, davranış uzmanlarının davranış müdahelelerine uygun bir aşamaya gelecektir. Bu aşamada insan davranışını çalışmış ve bu konuda gerekli eğitimleri ve kalifikasyonları almış klinisyen psikologlar hastanın tedavisinin devamı için vazgeçilmezdir. Psikiyatristlerin büyük bir kısmı davranış konusunda temel eğitimleri almış uzmanlar olsalar dahi, günümüzde davranış bilimleri ve davranış psikoterapisi çok incelikleri ve yandalları olan özel bir uzmanlık alanıdır ve empirik psikoterapinin çatısını oluşturur. Özel eğitim almamış genel psikiyatri uzmanları komplike davranış tedavisi yapabilecek becerilere genel olarak sahip değildir. O nedenle psikiyatrist teshişte nasıl ilk adres ise, teşhisin ortaya çıkardığı direk biyolojik nedenlerden kaynaklanmayan bütün davranışsal fenomenler için ilk adres alanında uzman psikoterapistlerdir (Klinik Psikologlar veya bu konuda özel eğitim almış Psikiyatristler/Psikoterapistler)

İnsan akıl ağlığı problemlerinin teşhis ve tedavisinde, biyolojik bir algoritmanın tıp kökenli psikiyatristin gözüyle yürütülmediği bir süreç nasıl çok sağlıksızsa,psikologların/davranış uzmanlarının içinde yer almadığı bir akıl sağlığı sağaltım modelinden bahsetmek modern psikiyatride tarif edilmiş problemlerin büyük bir kısmı için söz konusu değildir.

PSİKİYATRİST VE PSİKOLOG İLİŞKİSİ : İKİ ÜLKEDEN İKİ PERSPEKTİF

Her iki meslek grubunun ilişkileri farklı ülkelerde farklı süreçlerden geçmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde önde gelen akademik tıbbi merkezlerin bir kısmında psikiyatri, psikoloji ve davranış bilimleri departmanları aynı çatı altında birleşmiştir. Örnek vermek gerekirse, Mayo Clinic Tıp Fakültesi ve Clevelanc Clinic Tıp Fakültesi bünyesindeki departmanların ismi “Psikiyatri ve Psikoloji Departmanı”, Johns Hopkins Tıp Fakültesi’nde, Baylor Tıp Fakültesi’nde “Psikiyatri ve Davranış Bilimleri” şeklinde, UCLA Tıp Fakültesinde ise “Psikiyatri ve Biyodavranış Bilimleri” şeklinde isimleştirilmiştir[16], [17], [18], [19], [20]. Bu departmanların bölüm başkan ve yardımcıları, psikiyatrist veya Ph.D. seviyesinde psikologlar arasından seçilebilmektedir. Örneğin 2010-2012 yılları arasında, Johns Hopkins Çocuk Psikiyatrisi Bölümün başkanlığını Ph.D. unvanlı bir psikolog üstlenmiştir[21], [22]. Klinik yönetici genellikle hekim kökenli uzmanlar arasında seçilmekle birlikte, akademik ortamlarda, hasta tartışmalarında ve multidisipliner vizitlerde, Ph.D. (doktora) seviyesindeki uzman psikologlar ile dal uzmanı psikiyatristler eş söz hakkına sahiptir. Mesleki roller ve sınırlar bellidir, hekim kökenli doktorların veya Ph.D. kökenli doktorların akademik uygulama aşamasında birbirinin sınırlarına girmesine izin verilmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde psikologlar ve psikiyatristlerin ilişkisi biraz daha sürtünmeli bir yoldan geçmektedir ve iki mesleğin birbirine karşı polarize olmasına yol açabilmektedir. Bunun nedenleri şüphesiz çoktur, ama yeniden vurgulanmalıdır ki, alanında yetişmiş kalifiye olmuş psikologlar, akıl sağlığının vazgeçilmez elemanlarıdır, ve dahası, günümüzde psikiyatrinin çok fazla akademik üst uzmanlık alanları vardır, özel psikoterapötik modaliteler de bunlar arasında yer alır , özel eğitim almadıysa genel psikiyatri eğitimi tek başına uzman psikoterapist ya da davranış terapisti olmak için günümüzde artık yeterli değildir ve psikiyatristlerin doğru hasta tedavisi için ister psikiyatri, ister psikoloji kökenli olsun, bu yetişmiş uzmanlarla sürekli beraber çalışmaya ihtiyaçları vardır. Türkiye’de iki meslek grubunun birbirine karşı soğuk durmasına yol açan süreçler yaşanmış olabilir, ancak unutulmamalıdır ki ; her ne kadar konu hastalar olduğunda hekim kökenli uzmanların bu sürecin doğal yöneticisi ve lideri olmaları gerekliliği savunulacaksa da, multidisipliner bir yaklaşımda psikiyatristler ya da psikologlar eğitim süreleri dikkate alındığı sürece birbirine üstünlük sağlamaya çalışan bir yaklaşım içine girmemelidir, bu şekildeki yaklaşımlar mesleklerarası kamplaşmaya yol açarak en önce gözetilmesi gereken hasta tedavisini sıkıntıya sokabilmekte,dahası toplumun bu kavramları doğru anlamasına engel olmaktadır.

MULTİDİSİPLİNER YAKLAŞIM : PSİKİYATRİST VE PSİKOLOG

Günümüz akademik dünyasında binlerce akademik alan vardır, ve akademik alanlar arası sınırların belirsiz hale gelmesi, farklı mesleki kökenlerden gelen akademisyenlerin aynı akademik alanın yaklaşan iki ucunda biraraya gelmesi çok yaygındır. Bilimsel araştırma laboratuvarlarında, tıp kökenli olmayan bir farmakolog ile tıp kökenli psikiyatrist, ya da bir ortopedist ile bir medikal tasarımcı aynı konuda , aynı departman altında aynı hedef doğrultusunda çalışabilmektedir. Multidisipliner yaklaşım modern bilimin ve tıbbın ilerleyişinin yazılı olmayan bir doktrinidir ve kimin hangi konuda çalışabileceği konusu meslek grubu güdümlü yüzeysel ve işlevsel olmayan bir sınıflamadan çok kalifikasyona ve işleve bağlı bir sınıflama ile değerlendirilir. Bilimin ve tıbbın geldiği bu noktada oldukça önemsiz görünen nedenlerin tetiklediği mesleksel kimlik reaksiyonlarına direnmek iki meslek grubunun kendi içinden başlatılması gereken bir çaba ile mümkün olabilir. Türkiye’de iki meslek grubunun akademik olarak “barışması” mahkeme salonlarındaki yasa maddelerinin kazandığı zaferlerle değil, önce hastaların sağlığının düşünüldüğü, akademik bir olgunluk ile öğütülmüş bir ortak gayenin benimsenmesi ile mümkün olabilir.

ÇÖZÜME DOĞRU HAMLELER : EĞİTİM SÜRECİNİN HEDEFLENMESİ

Her iki meslek grubu, değişik kökenlerden gelmektedir. Temel Psikoloji eğitimi sırasında klinik ortama maruziyetleri çok kısıtlı olan psikoloji öğrencileri hasta-klinisyen ilişkisinin temellerini ve bu ilişkinin neresinde durdukları konusunda kafa karışıklığı yaşayabilmektedirler. Aynı şekilde tıp öğrencileri, psikoloji öğrencileri ve diğer akıl sağlığı personeli ile hiçbir teması olmadan tıp fakültesinde psikiyatri stajını tamamlamaktadırlar ve akıl sağlığında multidisipliner bir yaklaşımın vazgeçilmez olduğu gerçeğini zamanında öğrenemeyebilmekte ve sadece biyolojik olan bir yaklaşımı çok erken evreden benimseyerek psikiyatride davranış konseptinin ve psikoterapinin yeri ve tedavide kullanımını yeterince kavramayabilmektedirler. Bu iki meslek grubu öğrencilik yıllarından birbiri ile ortak eğitim alabilecekleri ortamlarda kaynaştırılmalı ve birbirini küçümsemeyen, “ilaç yazıcı”, “dert dinleyici” gibi yüzeysel ve indirgeyici klişe tariflerle tanımalarının önüne geçilebilen bir ortak akademik kültürün temelleri öğrencilik yıllarından atılmalıdır. Bu yolda geçtiğimiz aylarda atılan adımlardan birisi kurucusu olduğum asistan girişimi olarak kar amacı taşımayan aktivitelerini sürdüren TürkPsikiyatri Portalının sponsor olduğu ve organize ettiği Kampüs Kahvesi organizasyonudur [23]. Bu toplantıda Türkiye’nin değişik yerlerinde psikiyatriye ilgili tıp öğrencileri , klinisyen psikolog moderatör ve psikiyatristlerle aynı ortamda buluşturulmuştur. TürkPsikiyatri portalı yine yakın zamanda sitenin şemsiyesi altında psikoloji portalını açarak, moderatörleri arasında klinisyen bir psikologu da katmıştır[24], [25].Bu ve benzer girişimleri Psikolog ve Psikiyatristler Dernegi, Türk Psikiyatri Derneği ve Türk Psikologlar Derneği gibi temel mesleki dernekler bünyesinde yapmak da mümkündür.

Bir diğer önemli konu ise, bazı psikologlar, klinik beceriler için ek formel eğitim almadan (Master, Doktora) sadece dört yıllık fen-edebiyat fakültesi lisans eğitimini temel alarak, klinisyenlik aşamasına erkenden atlamaya gayret edebilmekte ve etik olmayan durumların içine girerek, hasta sağlığını tehdit edebilecek durumlara yol açmakla kalmayıp aynı zamanda mesleğin hem toplumla hem de psikiyatristlerle olan ilişkisinin sağlıksız halde kalmasına yol açan eylemlerde bulunabilmektedir [26]. Bu gibi örnekleri psikologlar kendi mesleki topluluğu içinde izole etmeli ve bu örneklerin kendilerini temsil eder durumda görünmelerine izin vermemelidir. Aynı şekilde, psikologlara karşı, eğitimleri ve kalifikasyonlarının niteliğine bakmaksızın doğal bir üstünlükleri olduğunu düşünen psikiyatri uzmanlarının düşüncelerinin psikiyatristlerin ortak düşüncesini yansıttığının düşünülmesine izin verilmemelidir. Hatırlanmalıdır ki, psikolog ya da psikiyatrist hasta için vardır, hastaya yardım çerçevesinde kimsenin kimseye manevi bir üstünlüğü olamaz, ancak kalifikasyon ve beceri temelli bir iş bölümü olabilir. Kalifikasyon kavramı da, meslek örgütlerininin sınırlarını aşması gereken bir kavramdır, bir kişinin bugün hastaya sunabildiği klinik becerileri hangi meslek örgütüne üye olduğundan bağımsız bir değer olarak algılanmalıdır.


Dr Ulaş Mehmet Çamsarı - 15 Eylül 2013, Jacksonville, Florida, A.B.D
Bağımlılık Psikiyatrisi, Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi ve Genel Erişkin Psikiyatri Uzmanı
Psikiyatri Bölüm Başkanı, Mayo Klinik Sağlık Sistemi-Georgia Kampüsü, ABD

http://ulascamsari.com
http://twitter.com/ulascamsari
http://facebook.com/ulas.mehmet.camsari

KAYNAKÇA:

[1] “The Best Interest of the Patient.” [Online]. Available: http://www.mayoclinic.org/tradition-heritage/best-interest-patient.html. [Accessed: 15-Sep-2013].

[2] “ODTÜ | Psikoloji Bölümü | Lisans Müfredatı.” [Online]. Available: http://psy.metu.edu.tr/tr/lisans_mufredati. [Accessed: 15-Sep-2013].

[3] “ODTÜ | Psikoloji Bölümü | Ders Programı.” [Online]. Available: http://psy.metu.edu.tr/tr/ders-programi. [Accessed: 15-Sep-2013].

[4] “Boğaziçi Üniversitesi - Tanıtım Sayfası - Psikoloji Bölümü.” [Online]. Available: http://www.tanitim.boun.edu.tr/sayfa/20/Psikoloji_Bolumu. [Accessed: 15-Sep-2013].

[5] “Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü.” [Online]. Available: http://www.psikoloji.hacettepe.edu.tr/. [Accessed: 15-Sep-2013].

[6] “Columbia Psychology Undergrad Curriculum Overview.” [Online]. Available: http://www.columbia.edu/cu/psychology/dept/ugrad/curriculum.html. [Accessed: 15-Sep-2013].

[7] “The History of Psychology.” [Online]. Available: http://www.learner.org/series/discoveringpsychology/history/history_nonflash.html. [Accessed: 15-Sep-2013].

[8] “http://en.wikipedia.org/wiki/Timeline_of_psychology.” .

[9] S. Swick, S. Hall, and E. Beresin, “Assessing the ACGME Competencies in Psychiatry Training programs.,” Academic psychiatry?: the journal of the American Association of Directors of Psychiatric Residency Training and the Association for Academic Psychiatry, vol. 30, no. 4, pp. 330–51, 2006.

[10] “Department of Psychology...UW-Madison.” [Online]. Available: http://psych.wisc.edu/jastrow.html. [Accessed: 16-Sep-2013].

[11] U. Camsari, “Nöropsikiyatride Yeni Perspektifler?: DSM-5 ile Nereye Vardık,” Yeni/New Symposium, vol. 51, no. 2, 2013.

[12] R. H. Adler, “Engel’s biopsychosocial model is still relevant today.,” Journal of psychosomatic research, vol. 67, no. 6, pp. 607–11, Dec. 2009.

[13] M. E. Peters, J. Taylor, C. G. Lyketsos, and M. S. Chisolm, “Beyond the DSM: The Perspectives of Psychiatry Approach to Patients.,” The primary care companion to CNS disorders, vol. 14, no. 1, Jan. 2012.

[14] U. Camsari, “Letter to the Editor: Science, Psychiatry and thinking outside of DSM,” 2013.

[15] U. M. Camsari, “Psikiyatri tıbbın neresinde duruyor? – Bir Deneme.” [Online]. Available: http://www.blog.ulascamsari.com/2012/02/psikiyatri-tibbin-neresinde-duruyor/. [Accessed: 15-Sep-2013].

[16] JHU, “General Psychiatry Residency Program at The Johns Hopkins University School of Medicine,” 2013. [Online]. Available: http://www.hopkinsmedicine.org/psychiatry/education/residency_general/. [Accessed: 26-Apr-2013].

[17] “Cleveland Clinic Psychiatry,” 2013.

[18] “Mayo Clinic Psychiatry,” 2013.

[19] “Psychiatry & Behavioral Sciences - Psychiatry - Baylor College of Medicine, Houston, Texas.” [Online]. Available: http://www.bcm.edu/psychiatry/. [Accessed: 16-Sep-2013].

[20] “Department of Psychiatry and Biobehavioral Sciences.” [Online]. Available: http://www.semel.ucla.edu/psychiatry. [Accessed: 16-Sep-2013].

[21] “Johns Hopkins Appoints New Chief of Child Psychiatry | Children’s Hospital at Johns Hopkins | Baltimore, Maryland.” [Online]. Available: http://www.hopkinschildrens.org/Johns-Hopkins-Appoints-New-Chief-of-Child-Psychiatry.aspx. [Accessed: 17-Sep-2013].

[22] “Bruck, Maggie, Ph.D.” [Online]. Available: http://www.hopkinsmedicine.org/psychiatry/expert_team/faculty/B/Bruck.html. [Accessed: 17-Sep-2013].

[23] “TürkPsikiyatri.” [Online]. Available: http://turkpsikiyatri.org.

[24] TürkPsikiyatri, “TürkPsikiyatri 2. Kampüs Kahvesi ardından… | TürkPsikiyatri -Blog,” 2013.

[25] U. M. Camsari, “TürkPsikiyatri 2. Kampüs Kahvesi Sonrası…,” 2013.

[26] “Psikolog / Yazar İzzet Güllü Kişisel Web Sayfası.” [Online]. Available: http://www.izzetgullu.net/. [Accessed: 16-Sep-2013].


"çocuğun gördüğü düştür barış.
ananın gördüğü düştür barış.
ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış…”

Yani Ritsos (Çeviri: Ataol Behramoğlu)

1 Eylül 1939 tarihinde Nazi Alman orduları Polonya’ya saldırarak 20. yüzyılın en kanlı savaşını 71 yıl önce bugün başlatmıştı. Milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına neden olan bu savaşın başlangıç günü olarak kabul edilen 1 Eylül ülkemizde “Dünya Barış Günü” olarak kutlanmaktadır *.

Savaş, devlet veya ulus gibi siyasal birimler arasında ya da aynı devlet, aynı ulus içindeki rakip siyasal güçler arasında genellikle açık ve ilan edilmiş olarak yürütülen silahlı çatışma olarak tanımlanmaktadır. Ancak savaş harflerden oluşan bu tanımdan çok daha öte bir anlam taşır. Savaş insanların ölmesi, yaralanması ya da sakat kalmasının yanı sıra; ailesini, yakınlarını ve dostlarını kaybetmesi demektir. Korku, acı şiddet ve gözyaşı demektir. Savaş, yalnızca geçmişteki ya da bugünkü mağdurlarını değil, süreğen etkisiyle sonraki kuşakları da örseleyecek ağır bir travmadır.

Savaşların tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İlkel topluluklarda savaş, var olabilmenin ve yaşamı sürdürebilmenin bir koşulu iken; vahşi kapitalist dünyada savaş egemenlik kurmanın ötesinde yeni pazarlar ve pazar ilişkileri oluşturmanın yolu haline gelmiştir. “İnsancıl” gerekçeler tanımlansa ve kutsal isimler verilse bile gerçekte savaş bu çıkar ilişkilerinin bir gereği olarak yeniden üretilen bir süreci anlatmaktadır.

Yaklaşık 6000 yılı bulan yazılı insanlık tarihinde 15 binden fazla savaş yaşanmıştır ve neredeyse yaşamı boyunca savaş görmemiş ya da tanık olmamış insan yok gibidir. İkinci Dünya Savaşından sonraki “ barış ve huzur ortamında” bile (1945-1992) irili ufaklı 150’nin üstünde savaş gerçekleşmiş ve 60 milyonun üzerinde insan yaşamını yitirmiştir. Bu sayının 19. yy savaşlarındaki toplam kayıpların iki katından fazla olduğu belirtilmektedir. 1992 yılından bu güne yaşanan savaş ve çatışmalar bu sayıyı neredeyse iki katına çıkarmış, ölen, yaralanan, mağdur olan ve göç etmek zorunda kalan insanların sayısı daha da artmıştır.

Geçtiğimiz yüzyıllarda savaşlarda yaşamını yitiren ya da sakat kalan insanların çoğunluğunu askerler, diğer bir ifade ile erişkin erkekler oluştururken son yüzyılda etkilenen insanların niteliği ve niceliği değişmiştir. Örneğin askerler, 1. Dünya Savaşı’ndaki ölümlerin %80’ni, 2. Dünya Savaşı’nda %50’sini ve Vietnam Savaşında ise %20’sini oluşturmuştur.. 1990 yılından itibaren savaşlarda yaşamını kaybeden insanların %90’nını kadın ve çocuklar oluşturmaktadır. Ayrıca savaşın etkileri ile yaşadıkları yerden ayrılarak mülteci durumuna düşen savaş zedelerin de %80’i kadın ve çocuklardan oluşmaktadır.

Savaş insanlarda birçok boyutta değişiklik yaratır. Çeşitli ruhsal bozuklukların oluşması ve tetiklenmesi, bireyde şiddet ve saldırganlık davranışlarında büyük bir artışa neden olması, temel insani değerlerin kaybedilmesi, bireyin kendine ve topluma giderek yabancılaşması, gelişmekte olan yeni kuşakların kişilik gelişimi üzerinde olumsuz ve kalıcı değişikliklere neden olması bu değişikliklerin başlıcalarıdır. Savaşlar yalnızca mağdurlarını değil, televizyon ekranlarından odamıza bir aksiyon filmi gibi giren sahneleri ile en fazla çocukları etkilemektedir.

UNICEF tarafından 1996 yılında yayınlanan “Dünya Çocuklarının Durumu” raporuna göre; 1986-1996 yılları arasında gerçekleşen savaşlarda iki milyon çocuğun öldüğü, 5 milyon çocuğun sakat kaldığı, 12 milyon çocuğun evsiz kaldığı, 1 milyondan fazla çocuğun ana babasını kaybettiği ve 10 milyon aşkın çocuğun ruhsal sarsıntı geçirdiği belirtilmektedir. Savaşlarda sivillerin ve özellikle çocukların daha çok ölmesi ve kayba uğraması, savaşın savaş alanları dışına çıkması, yaşamın ve toplumun tüm alanlarına yayılması anlamına gelmektedir.

Çocukların maruz kaldığı savaşların örseleyici yaşantıları - özellikle son on yılın savaşları - ciddi ruh sağlığı sorunlarına yol açmıştır. UNICEF’in Saraybosna’da gerçekleştirdiği bir araştırmada çocukların %50-97’sinin bombardımanlara tanık olmaktan, keskin nişancıların kurşunlarına hedef olmaya kadar ciddi ölüm tehdidi içeren yaşantılara maruz kaldıkları saptanmıştır. Yine Angola’da yapılan bir araştırma çocukların % 66-95’inin işkenceye uğrama ve insanların öldürülüşlerine tanık olma biçimindeki olaylar yaşadıklarını saptamıştır. Ayrıca tüm dünyada 250.000 çocuk asker ya da askeri birlikler içinde aşçılık, cephane taşıma gibi çeşitli görevlerde bulunmakta ve savaşa bir biçimde dâhil olmaktadırlar. Birçok çocuk bombalamalara maruz kalmakta, sıklıkla cinsel ve fiziksel istismarın kurbanı olmaktadırlar. Bu örseleyici yaşantıların çok uzun süren, sağlıklı gelişmeyi engelleyen ruhsal-toplumsal sorunlara yol açtığı bilinmektedir.

Savaş yol açtığı doğrudan acıların yanında insanlığın geleceğine ilişkin olumsuz gelişmelerin de hazırlayıcısıdır. Yapılan çeşitli araştırmalar göstermiştir ki; savaşa katılan toplumlarda, savaştan sonra şiddet ve insan öldürme davranışında ciddi bir artış meydana gelmektedir. Örneğin ABD’de Vietnam savaşı sırasında cinayet ve saldırı olaylarında iki kat artış olmuş, 100.000 kişi başın 4,5’ten 9,3’e çıkmıştır. Savaşa giren toplumlarda şiddet ve saldırı olayları savaştan sonra en az %10 artarken, girmeyenlerde en az % 10 azalma olmuştur. Savaş sonrası cinayetlerde görülen artış, savaşın sonu ya da niteliğinden bağımsızdır. Savaşta kaybedilen insan sayısı ile savaş sonrasındaki cinayet artışı arasında paralellik saptanmıştır.

Ulusal ya da uluslararası sorunlarını dayatma, şiddet ve güç kullanma yoluyla çözmeye çalışan bir devlet giderek bir şiddet toplumuna dönüşecektir. Bir devletin problem çözme biçimi giderek vatandaşları tarafından da benimsenebilir. Şiddet şiddeti doğuracak, şiddet sarmalı giderek büyüyecektir. Savaş amaca ulaşmak için şiddet kullanımını meşrulaştıracak ve insan öldürmenin önemsiz bir şey olduğu fikrini yaygınlaştıracaktır. En önemli tehlike budur. Bu tehlikeye karşı başta yöneticiler olmak üzere tüm toplumun duyarlı olması, savaşa karşı durması ve barış için çalışması gerekmektedir.

Ülkemizde etnisite ve mezhep ayrılığı nedeniyle yaşanmış olan Dersim ve 6-7 Eylül olayları, Çorum, Maraş ve Sivas katliamları ve Güneydoğu’da son 30 yıldır onbinlerce kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan çatışmalar ülkemizde toplumsal barışa gölge düşürmektedir. Tüm bunların yanında son zamanlarda tırmanışa geçen toplumsal, siyasal ve etnik kutuplaşmanın boyutları endişe vericidir. Edirne, Selendi ve Mersin’de başlayan ve İnegöl ve Dörtyol’daki olaylarla devam eden etnisite kaynaklı çatışmalar, linç girişimleri toplumsal barışın bozulacağı ve yeni acıların yaşanabileceği endişesi yaratmaktadır.

Savaşın ve şiddetin sonuçlarını ortadan kaldırmak, acı çeken ve travmatize olan insanların sağaltılması ve topluma uyumlarının yeniden sağlanması kadar, savaşa her yönüyle karşı olmak, savaşı ve şiddeti ortaya çıkaran, üreten toplumsal dinamikleri değiştirmek, savaşsız bir dünya yaratmak için çabalamayı da gerektirir. Savaşa karşı olmaksızın sadece onun yaralarını sarmayı hedefleyen bir yaklaşım yabancılaşmış ve kendi geleceğinde söz sahibi olma becerisini kaybetmiş yığınlar yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bu nedenle Türkiye Psikiyatri Derneği herkesi ortak geleceğimizin korunması ve toplumsal barışın sürdürülmesi için; savaşa ve şiddete karşı içtenlikli, onurlu ve kapsayıcı bir dayanışma oluşturmaya davet ediyoruz.

Türkiye Psikiyatri Derneği
Merkez Yönetim Kurulu

* 1981 yılına kadar 1 Eylül Dünya Barış Günü olarak ilan edilmişken; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1981’deki 57. birleşiminde, “Genel Kurul’un açılış günü olan her Eylül’ün üçüncü salı gününü” “Uluslararası Barış Günü” olarak ilan edilmiştir. Sonrasında Genel Kurul 7 Eylül 2001 tarih ve A/RES/55/282 sayılı kararı ile 21 Eylül'ün Barış Günü olarak kabul etmiştir.

Kadının güçlenmesini ve toplumsal cinsiyet eşitliği, eşitlik için, iş yaşamındaki kadının sorunları, kadın politikalarının oluşturulması gibi alanlarda uluslararası örgüte bağlı çalışan bir kuruluş olan Uluslararası BPW Federasyon (International Federation of Business and Professional Women) tarafından düzenlenen toplantıda kadının kendi varlığı ile ilgili farkındalığınının oluşturması üzerinde duruldu. BPW Federasyonu Ankara Başkanı Dr. Serap Çuhadaroğlu, uzun yıllar sağlık sektöründe hekim ve işletmeci olarak çalıştıktan sonra, şimdilerde daha geniş kitlelere yararlı olmaya, topluma karşı olan görevlerini yerine getirmeye çalışan bir sivil toplum gönüllüsü olduğunu söylüyor. 

Yapılan toplantıda Prof. Dr. Serdar Kula “İtiraf ediyorum ben bir erkeğim!” başlıklı konuşmasında, erkeğin kendini tanıma sürecinde en önemli noktanın kadını anlaması olduğu gerçeğinden yola çıkarak bir erkeğin kadını nasıl algılaması gerektiği üzerinde yoğunlaşan bir konuşma yaptı.

Beni Kadınlardan Farklı Yapan Nedir?
Kula, konuşmasında şunları söyledi: “İtiraf ediyorum, ben bir erkeğim! Evet, en önemli kısım bu bence; bunu kendime itiraf edebilmek. ‘Ne var ki bunda, erkeksen erkeksindir! İlginç olan ne’ diyebilirsiniz. Sadece dış görünüşüm ya da erkek cinsiyetine ait fiziksel özelliklerim nedeniyle değil, kalbimle, ruhumla ve aklımla da bir erkeğim. Hal böyleyse, konuyu daha iyi anlamak için soruyu şöyle sormak gerekir: Beni kadınlardan farklı yapan nedir? Farklılıkları görmek ve hangi tarafta olduğunu içgüdülerle, öğrenilmiş davranışlarla değil; gerçek gözlemler ve empati ile anlamak olmalı çıkış noktamız. Kabul edilmişleri değil, göremediklerimizi, söylenmeyenleri ve anlatılmayanları görebilmek.”


 
Erkeğin Zıttı Kadın mıdır?
“Erkeğin zıttı kadın mıdır?” diyen Kula, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kadına cinsiyet özelliklerini veren iki X’den biri de erkekte yok mu? Erkeğin kadını gerçekten tanıyabilmesinin yolu öğretilmiş erkek algısının dışına çıkıp kadın ile empati kurmasıdır.”


 
“Erkeğin Kadın Dünyasına Ait Algılarının Değişmesi için Öne Çıkarılması Gereken Farkındalıklar Üzerinde Durulmalı”
Kadının, erkeğin ve toplumların gelişiminde yadsınamaz rolünün tarihsel süreçte nasıl olup da geri planda kaldığına değinen Kula, “Kadını sembolik bir kavramdan öte bir algılamayı, erkeklere aktarma hedefi güdülmeli. Kadının gizem içeren ve aslında hemen her zaman erkekten bir adım önde olan sosyal ve duygusal zekasına yolculuklar yapılmalı. Erkeğin kadın dünyasına ait algılarının değişmesi için öne çıkarılması gereken farkındalıklar üzerinde durulmalı” dedi.

Prof. Dr. Serdar Kula tarafından kaleme alınan ve denemelerden oluşan “İtiraf ediyorum ben bir erkeğim!” isimli kitap, Uluslararası BPW Federasyonu tarafından desteğiyle yakın zamanda okuyucuyla buluşacak.

 Kimi zaman basit ve çözülebilir gibi görünse de sonlandırılamadığı zaman mobbingin büyük problemlere dönüştüğnü vurgulayan Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, iş yerinde psikolojik baskının, kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başladığını söyledi.

Knudsen, “Mobbing uygulayan kişi; ima ve alayla karşısındakini ezmeye, toplumsal itibarını sarsmaya yönelik hareketlerde bulunarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar. Baskı uygulanarak, kişinin direnç ve sabrının yok edilmesi amaçlanmaktadır. Psikolojik şiddete maruz kalan kişi, bunu diğer iş arkadaşlarıyla paylaştığında, onların yaptığı olumsuz yorumlarla sorunun kendisinde olduğu kanısına vararak umutsuzluğa düşebilmektedir. Diğerlerinin onu anlamaması ya da kendi çıkarları doğrultusunda anlamak istememesi, kişide yalnızlık ve dışlanmışlık duygusuna neden olacaktır. İletişim önce tek yönlü, daha sonra da çift yönlü olarak kesilir. Baskı gören kişi, bir süre sonra dayanamayarak işten ayrılır. Fakat bu mobbingin bittiği anlamına gelmez. Çünkü bu süreç, bir başkası geldiğinde de devam edecektir” dedi.

SESSİZ KALMAK ÇÖZÜM DEĞİL
Mobbinge karşı kişinin kendini korumak için, baskı uygulayana uyarıda bulunması gerektiğini ifade eden Knudsen, bu gibi durumlarda sessiz kalmanın çözüm olmadığı belirtti. Knudsen, “Mobbing sürecinde yaşanılan olaylar, verilen anlamsız emirler ve işler yazılı olarak kaydedilmelidir. İlk fırsatta kaydedilen bilgiler, yetkili birine kanıtlarla beraber rapor edilmelidir. Bu süreçte, kişinin iş arkadaşlarıyla da paylaşım içinde olması gerekir. Çünkü bu durumdan rahatsız olan fakat dışlanma ya da anlaşılmamaktan korkan kişilerden de bu sayede destek görmek mümkün olabilecektir. Psikolojik taciz çözümlenmediğinde çalışanda büyük sıkıntılar yaratabilir, başka bir iş yerine geçtiği zaman da kendine güvenini kaybettiği için ifade sorunu yaşayabilir. Bu nedenle, her türlü sorun muhakkak çözüme kavuşturulmalıdır” şeklindeki önerilerin mobbingle mücadelede etkili olabileceğini söyledi.

 WHO Genel Müdürü Margaret Chan yaptığı açıklamada, durumu "salgın hastalık boyutunda küresel bir sağlık sorunu" olarak tanımadı.

Raporunda şiddetin, mağdurların fiziksel ve zihinsel sağlığını etkilediğini öne süren WHO, şiddet gören kadınların alkolizm, depresyon, amansız hastalıklar ve istenmeyen gebelik ve kürtaj geçirme olasılıklarının daha yüksek olduğunu kaydetti.

Raporda, bu sorunu çözmek için hükümetlerin tecavüz sonrası bakım ve sağlık eğitimine daha iyi erişim sağlaması gerektiği yönünde tavsiyede bulunuluyor.

"Umut verici önleme programları mevcut ve bunların test edilip genişletilmesi gerekiyor." ifadesinin yer aldığı rapor, daha iyi rapor etme ve önlemeye daha fazla özen göstermenin yanı sıra toplumsal ve kültürel faktörlerin de ele alınması gereğine işaret ediyor.

Balkanlar ve Türkiye'de ev içi şiddet, sivil toplum grupları ve hükümetlerin çözmeye çalıştığı bir sorun olmaya devam ediyor.

Geçen sene Romanya, binlerce vatandaşın destek verdiği bir kampanya sonrasında bir ev içi şiddet yasasını geçirerek önemli bir adım attı.

Yeni yasa, mağdurların mahkemeden saldırgan için iki yıl süreli kısıtlama emri talep etmesine olanak sağlıyor. Ayrıca saldırgan, mağdurun tıbbi ve konaklama giderlerini karşılamak zorunda da bırakılabiliyor. Yasada, ev içi şiddet mağdurlarını kabul etmeyen sosyal merkez ve hastanelere para cezası verilmesinin yanı sıra mağdurlara ücretsiz adli yardım sağlanması da öngörülüyor.

Romen milletvekili ve yasanın girişimcisi Petru Movila SETimes'a verdiği demeçte, "Bu yasa, ataerkil davranışların fazlasıyla baskın olduğu Romen toplumunda bir devrim yarattı. Şimdi yasayı kırsal bölgelerde de yaygınlaştırmak ve böylece herkesin kendisini nasıl koruyacağını ve hangi kurumlara başvuracağını öğrenmesini sağlamak gerekiyor." şeklinde konuştu.

Resmi istatistiklere göre, geçen yıl Romanya'da neredeyse 2 bin kişi ev içi şiddet mağduru oldu.

Türkiye'de, bütün sağlık çalışanları ve sosyal görevlilerin cinsel şiddetin sağlık yönleri hakkında eğitim görmeleri gerekirken, faillere de bir ıslah programına katılma zorunluluğu getiriliyor. Kadın şiddet mağdurlarının ücretsiz sağlık hizmeti alma hakkı bulunuyor.

Ayrıca, Türkiye'de 50 bin nüfuslu her belediyenin ev içi şiddet mağdurlarını korumak için en az bir sığınma evinin olması gerekiyor. Ancak uygulama yavaş gidiyor ve ülke genelinde sadece 63 sığınma evi bulunuyor.

Bu arada ev içi şiddetten kaçıp sığınma evlerine başvuran kadın sayısı da artarken, sadece 2012 yılının ilk dokuz ayında sığınma evlerine yaklaşık 5 bin kadın başvuruda bulundu. Türkiye'de bildirilen ev içi ve kadınlara yönelik şiddet vakası sayısı son dört yıl içinde ikiye katlandı. Geçen yıl 155 kadın öldürüldü.

İstanbul'daki Fatih Üniversitesi Psikoloji bölümünden Linda Fraim, 10 yıldır cinsel ve ev içi şiddet mağdurlarıyla çalışıyor. Fraim, yasalarla uygulama arasındaki uçurumun Türkiye'nin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri olduğuna işaret etti.

Hırvatistan da cinsel şiddetin sağlıkla ilgili sonuçlarıyla sorun yaşıyor.

Hırvatistan'daki UNICEF bürosuna göre, 2005 ve 2009 yılları arasında çoğunluğu kadın olmak üzere 119 aile ferdi cinayeti gerçekleşti.

Hırvatistan'da, ev içi şiddetin sağlıkla ilgili yönleri genelde sivil toplum örgütleri tarafından ele alınıyor.

Kadınlar Odası adlı STK'nın koordinatörü olan Maja Mamula konuyla ilgili olarak SETimes'a yaptığı açıklamada, son 15 yıl içinde kadınlara yönelik şiddeti önlemek için çok şey yapıldığını söyledi.

Ancak Mamula, sağlık ve bakım hizmetleri açısından Hırvatistan'ın yeterli sığınma evi ve danışmanlık olanaklarına sahip olmadığını da belirtti.

WHO'nun raporunda altının çizildiği gibi, ülkelerin sağlık çalışanlarına, verimli danışmanlık prosedürleri ve gizlilik kuralları içeren klinik ve politika yönetmelikleri geliştirmek de dahil olmak üzere şiddet mağdurlarının en iyi şekilde desteklenmesi konusunda eğitim vermesi gerekiyor.

Fraim, bu alanda çalışan insanların gereken şekilde eğitilmeleri ve etkili gizlilik kuralları uygulanmasının önemli olduğunu ileri sürdü. Uzman psikolog, aksi takdirde toplumun geri kalanının mağdurları damgalayabileceğini söyledi.

Sırbistan'da, BM Kalkınma Programı'na göre kadınların yarısı psikolojik şiddete tanık olmuş ve yaklaşık yüzde 22'si fiziksel şiddet mağduru. Son üç yıl içinde, bildirilen ev içi şiddet vakası sayısı üç katına çıkmış.

Şubat 2010'da, Sırbistan Sağlık Konseyi aile sağlığı çalışanlarının partnerlerinden şiddet gören kadınların ihtiyaçlarına verdiği profesyonel yanıtı geliştirmek ve iyileştirmek amacıyla, "Partnerler Arasındaki Şiddetin Sağlık Açısından Sonuçları" adlı bir kursu Belgrad'daki Özerk Kadın Merkezi'ne akredite etti.

Benzer şekilde, 2011 yılında ülke, uluslararası tavsiyelere uygun ve sivil toplum ve meslek çevreleri de dahil olmak üzere ilgili lehdarlarla yakın ortaklık içinde hazırlanmış bir belge olan, Aile İçi ve Yakın Partner İlişkilerinde Kadına Yönelik Şiddeti Önleme ve Ortadan Kaldırma Amaçlı Ulusal Strateji'yi de kabul etti.

Bu haber, muhabirler Bükreş'ten Paul Ciocoiu, Osijek'ten Kruno Kartus ve Belgrad'dan İvana Jovanoviç'in katkılarıyla hazırlanmıştır.

Hükümetler ve sivil toplum kadınlara yönelik şiddeti ortadan kaldırmak için ne yapabilir? Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum bölümünde paylaşın.



Yeni bir görüntü teknolojisi sayesinde sosyal anksiyete bozukluğu olan kişiler için hazırlanan terapi, bireylere 'sanal bir sosyalleşme' ortamı yaratıyor. Sanal ortamda hazırlanan bir bar veya arkadaş grubu içerisinde sosyal fobisi olan kişi kendi davranışlarını izleyebiliyor. East Anglia Üniversitesi araştırmacıları terapi için toplu taşıma, bir barda içki alma, bir partide sosyalleşme, alışveriş veya bir sanat galerisinde tanımadıkları bir kişiyle konuşmak gibi yüzden fazla farklı seneryo hazırladı. Terapiye katılanlar sosyal bir ortamda iletişim kurmak üzere bu seneryolardan birinde yer alabiliyor sonrasında ise kendilerini izleyerek davranışlarını değerlendirebiliyor.

Norwich Tıp Fakültesi'nden Dr. Lina Gega sosyal anksiyete bozukluğu olan bireylerin sosyal ortamlarda dikkat çekmekten korktuklarını ve başkaları tarafından yargılanmaktan çekindiklerini ifade ediyor. Dr. Gega, "Sanal düzeyde yaratılan sosyalleşme ortamlarında bu insanların durumlarını gözlemlemek istiyoruz" dedi.
Terapiye katılan katılımcılardan biri bir bara gitme cesaretinin kendisini sanal ortamda izlemeden önce çok daha düşük olduğunu ifade ederken bir başka katılımcı sanal terapinin "gerçek" olmadığını ve kendisini gerçekteymiş gibi hissettirmediğini ifade ediyor.

Sosyal anksiyete
Sosyal anksiyete bozukluğunda kişi sosyal ortamlarda başkalarının kendisine baktığı, kendisini incelediği ve kendisini eleştirebileceği düşüncesiyle aşırı ölçüde kaygı duyar, böyle ortamlarda bulunmaktan kaçar.
Bu kişilerde sosyal bir ortamda bulunmanın fikri bile yoğun kaygı uyandırır.

Uppsala Üniversitesi'nde yapılan çalışmaya göre, bir izleyici grubunda alkışın başlayıp, yayılması için bir kaç kişi yetiyor. Sona ermesi için de bir kaç kişinin alkışlamayı durdurması yeterli. Araştırmayı yapan ekibin lideri Dr. Richard Mann "Sahnedeki performansın kalitesi aynı olsa bile, alkışın süresi çok farklı olabiliyor. Bu tamamen izleyiciler içindeki dinamikle ilgili." dedi.
Çalışma, üniversite öğrencilerinin bir sahne performansını izledikleri sırada çekilen görüntülerin incelenmesiyle yapıldı. Uzmanlara göre, alkışın başlayıp yayılması için bir ya da iki kişinin harekete geçmesi yetiyor. Bu ilk alkışlar zincirleme etki yaratıyor ve alkış gürültüsü arttıkça diğer izleyiciler de katılıyor.

Sosyal salgın
Dr. Mann "Baskı yanınızda oturanın ne yaptığından çok, alkışın şiddetinden kaynaklanıyor." diyor.
Sahnedeki performansın kendisinin ise, ne kadar iyi olursa olsun alkışın şiddeti üzerindeki etkisi çok az. Ayrıca alkışların süreleri arasında da önemli farklar ortaya çıkıyor. Dr. Mann BBC'ye yaptığı açıklamada, "Bir seferinde izleyiciler kişi başına on kez alkışlayabilir, diğerindeyse üç kat daha uzun süreli alkış ortaya çıkabilir." dedi. 
Uzmanlar alkışın fikirlerin ve eylemlerin nasıl ivme kaybettiğini gösteren bir tür 'sosyal salgın' olduğunu söylüyor. Bilim insanları bu şekilde, yeni moda tarzlarının ya da fikirlerin nasıl yayılıp, sonra gözden düştüğü gibi diğer alanlara da ışık tutulabileceğini belirtiyor.



 Hackney Refugee Forum başkanı Ali Aksoy’un çabaları sonucu ve Medisev Kliniğinin sponsorluğunda Türkçe konuşan yaklaşık 40 kişiye ATHPA üyesi doktorlar,Dr. Müge Herrewegh-Trak, Dr. Turan Hüseyin, Dr. Şehriban Güneş ve Dr. Gülsün Tricard tarafindan hipertansiyon, şeker hastalığı, kemik erimesi, depresyon, yas ve çocuklarda sık görülen psikiyatrik bozukluklar konularında bilgi verildi.
Katılımcıların sorularıyla renklenen seminerde Dr. Gülsün Tricard ve tıp öğrencisi Ülvan Özad tarafından hazırlanan hipertansiyon ve şeker hastalığı hakkındaki bilgi broşürleri dağıtıldı. Refugee Therapy Centre’ın da katıldığı organizasyonda gönüllü masörler de isteyenlere masaj yapmak için hazır bulundu.

Katılımcıların böyle etkinliklerin daha sık gerçekleştirilmesi arzusu dikkate değer bulundu ve alınan olumlu tepkiler nedeniyle seminerlerin tekrarlanacağı kaydedildi.

 Uzmanlar, gelişmiş ülkelerde bu sorunun daha fazla yaşanmasını, yatak odalarında gece yarılarına kadar cep telefonu ve bilgisayar kullanımına bağlıyor. Araştırmada, az uyumanın sınıfta oldukça ciddi sorunlara neden olduğu ve uykusuz öğrencilerin anlaması için derslerin normalden daha yavaş ve daha az yoğun işlendiği vurgulandı. ABD'nin Boston Koleji tarafından yürütülen uluslararası araştırmada, en yüksek yetersiz uyuma oranı 9-10 yaş grubu öğrencilerde %73, 13-14 yaş grubu öğrencilerde ise %80 ile ABD'de görüldü. Yeterli uyku uyumayan öğrencilerin dünya ortalaması ise ilkokul öğrencilerinde %47, ortaokul öğrencilerinde ise %57 olarak tespit edildi. Yetersiz uyku sorununun en yüksek oranda görüldüğü diğer ülkeler ise Yeni Zelanda, Suudi Arabistan, Kuveyt, Avustralya, Türkiye, İngiltere, Şili, İrlanda ve Fransa oldu. Başarı oranı yüksek olan Finlandiya da yeterince uyumayan öğrenciler sıralamasında ilk 10'da yer aldı. 
Uyku konusunda en iyi durumda olan ülkeler ise Azerbaycan, Kazakistan, Portekiz, Çek Cumhuriyeti, Japonya ve Malta oldu.

Başarıda uykunun rolü
Bu araştırma, dünya çapında eğitim kalitesini belirlemek için temel alınan genel bir çalışmanın parçası olarak yürütüldü. 50'den fazla ülkede 900 bin ilk ve ortaokul öğrencisi ile yapılan testler incelendi. Matematik, fen bilgisi ve okuma dallarında yapılan test sonuçlarına göre başarı sıralamasında Asya'daki eğitim sistemi ilk sırada yer alıyor. 

Boston Koleji, başarıda zenginlik ve yoksulluğun etkisi kadar uyku ve beslenme gibi faktörlerin de etkisini ölçmek istedi. Bu nedenle aileler, öğretmenler ve öğrenciler için düzenlenen özel anketlerle uyku düzeni tespit edilerek bu veriler öğrencilerin matematik, fen bilgisi ve okuma-yazma testlerinin sonuçları ile karşılaştırıldı. Boston Koleji eğitim bölümünden Chad Minnich "Uykunun etkisini hafife alıyoruz. Ama veriler daha fazla uyuyan çocukların daha başarılı olduğunu gösteriyor." dedi.
Minnich, öğretmenlerin dersin içeriğini ve talimatları, az uyuyan öğrencilerin anlayacabileceği seviyeye çekmesini ise "daha kötü bir durum" olarak niteledi. Asya ülkelerinin matematik testlerinde başarı sıralamasında en başta yer alması ise, uzun okul saatlerine ve okul sonrası etüt çalışmalarına bağlanıyor.

Uzmanlar yeterli uykunun başarı ile özdeş olmadığını, örneğin uyku sorunu olmayan Azerbaycan'daki başarı oranının Finlandiya'da yeterli uyku uyumayan öğrencilerin gerisinde olduğunu ifade ediyor. Ancak bu sorunun tek tek öğrencilerin yetenek sıralamasında alabilecekleri yeri etkilediği vurgulanıyor. 

Ekran ışığının etkisi
Araştırma ayrıca uyku sorununun yaş grubuna göre de değiştiğini, örneğin Güney Kore'de küçük çocukların uyku sorunu bulunmazken, ortaokul çocukları en kötü uyku sorunu çekenler arasında yer alıyor. Uzmanlar yetersiz uykuyu, çocukların yatak odasındaki cep telefonu, bilgisayar gibi teknolojik aygıtlara bağlıyor. Sorun çocukların ve gençlerin uykuda geçirecekleri zamanı arkadaşlarına mesaj göndererek ya da internette geçirmesi değil sadece. Ekrandan yüze yansıyan ışık, doğal yoldan uykuya dalmaya fiziksel engel teşkil ediyor. Illinois'deki Northwestern Üniversitesi'nde uyku uzmanı Karrie Fitzpatrick, "Yüzünüzden 20 cm uzaktaki bir bilgisayar ekranı, sizi televizyondan daha fazla ışığa maruz bırakır ve beyninize uyanık kalmasını emreder. Vücut saatinizi etkileyerek henüz yatma zamanı olmadığına inandırır." diyor.
Uzmanlar uykusuzluğun öğrenmeye etkisinin büyük olduğunu, bu durumda beynin algılama ve bilgiyi muhafaza etme yeteneğinin sınırlandığını, ancak düzenli uykuya geçme halinde bu becerilerin yeniden kazanılabileceğini vurguluyor.




 ABD’li araştırmacılar aç kalmanın yiyecek tercihlerine etkisini araştırdı. Deneyde, alışverişe gitmeden önce beş saat boyunca aç kalan kişilerin, tok karnına alışveriş yapanlara göre daha yüksek kalorili gıdalar satın alma eğiliminde oldukları izlendi.

Kamu sağlığı sorunu 
Cornell Üniversitesi’nden araştırma ekibine göre çalışma, aşırı beslenme eğilimlerinin artmasının sağlık sorunları yaratabileceğini de ortaya koyuyor. Çalışma oruç tutan, uzun süre aç kalan ya da rejim yapan kişilerin daha fazla yiyecek satın aldığını ve yediğini öne sürüyor. Araştırma ekibinden Prof. Prof Brian Wansink ve Dr. Aner Tal araştırma sonuçlarının kamu sağlığına etkileri ile ilgili de fikir verdiğini söylüyor. Zira pek çok kişi dini sebeplerle oruç tutuyor, kilo vermek için ya da yoğun iş temposu nedeniyle aç kalıyor.

Amerikan Tıp Dergisi’nde yayımladıkları bir makalede araştırma sonuçlarını paylaşan Wansink ve Tal “Kısa süreli açlık bile insanların alışveriş tercihlerini etkiliyor. Ve bu aç kalma alışkanlığının yaygınlığı düşünüldüğünde ciddi bir kamu sağlığı meselesi açığa çıkıyor” diyor.

‘Satın alma eğilimlerini açlık belirliyor’
Bu arada Cornell Üniversitesi uzmanları aç kalmanın insanların yediği miktarın artması kadar, satın aldıkları ve tükettikleri gıdalara da etkilerini araştırdı. Bunun için 68 kişinin katıldığı bir deney yaptılar ve bu kişilerden beş saat boyunca aç kalmalarını talep ettiler. Ardından deneye katılan ve aç kalan kişilerden kendileri için özel hazırlanan, düşük ve yüksek kalorili gıdalar, süt ürünleri, abur cubur ve et ürünleri sunulan bir internet sitesinden alışveriş yapmaları istendi. İnternet sitesinde her bir yüksek kalorili gıda ürünü (şekerleme, cips ve kırmızı et), benzer düşük kalorili gıdalarla (meyve, sebze ve tavuk göğsü) yan yana teşhir edildi ancak fiyatlandırma yapılmadı. Seansların yarısında katılımcılara bir tabak kraker verildi ve açlıklarının giderilmesi sağlandı. İkinci araştırmada süpermarkette alışveriş yapan kişiler takip edildi. Takip edilen kişilerden bazıları öğle yemeğinin hemen ardından karınları tokken alışveriş yapanlardan, diğerleri ise akşam yemeğinden önce, yani karınları açken izlendi. Sonuçlar aç karnına alışverişe gidenlerin daha fazla yüksek kalorili ürün aldığını ancak iki grubun toplamda aldığı gıda ürünlerinin sayısında çok büyük bir fark olmadığını gösterdi. Araştırmacılar tüketicilere verilecek en önemli mesajın, aç karnına haftalık market alışverişini yapmanın, tüm hafta boyunca takip edilecek yeme alışkanlığını etkileyeceğini akılda tutmaları olduğunu söylüyor. Yani alışverişe gitmeden önce, açlığınızı yatıştıracak birkaç lokma yediğinizden emin olmak, sağlığınıza iyi gelecek.


 İngiltere'nin havacılık tıbbı alanındaki ilk profesörü David Gradwell, uçuş sırasında ciddi kararlar alıp, önemli epostalar yazmaktansa, bulmaca çözmeyi ya da kitap okumayı tavsiye ediyor.

Gradwell'a göre, yüksek irtifada zihinsel faaliyetler daha büyük zorlukla sürdürülüyor. Uzman, yolcuların, saat farkından dolayı oluşan jet gecikmesi ve sıvı kaybı gibi yan etkilerden korunmak için uçuş sağlığı konusunda verilen tavsiyelere uymaları gerektiğini de belirtti. Gradwell, basına yaptığı açıklamada, "Uçmak güvenlidir. Her yıl milyonlarca kişi herhangi bir sorun yaşamadan uçuyor." dedi.

Londra'daki King's College profesörü, birçok kişinin kabin basıncını rahatlıkla tolere edebildiğini de ifade etti. Ancak, Gradwell'a göre, yüksek irtifada öğrenme ve yakın zaman önce öğrenilmiş yeteneklerin icra edilmesi konusunda bir gerileme yaşanıyor. "Uçuş, hayatınızın en önemli kararlarını vermek isteyeceğiniz bir yer olmamalı" diyen profesöre göre, "Banka müdürünüze göndermeyi planladığınız o e-postayı göndermeden önce iki kere düşünmelisiniz."
İngiliz profesöre göre, uçuş yolcularına verilecek tavsiyeleri geliştirmek için daha fazla araştırma da yapılmalı. Kan pıhtılaşmasını engellemek için basınç yapan çoraplar giyilmesinin doğru olup olmadığı konusunda da net bir bilgi yok, bu çorapların rastgele mi, tıbbi gereklilikleri yerine getiren yerlerden mi alınması gerektiği konusunda da, Gradwell'e göre. Profesör, tıbbi sorunlar nedeniyle uçmaması gereken kişi sayısının oldukça az olduğunu da söylüyor.
Uçması sakıncalı olan kişiler arasında verem hastası olanlar, kan tükürenler, ciddi anemi geçirenler ya da kısa süre önce şiddetli psikoz geçirenler sayılıyor. Gradwell, kabin görevlilerinin de hastalanan kişilere kısmi tedavi uygulayacak eğitimi aldıklarını ve uçuş sırasında bu konuda eğitimli personellerden tavsiye alabileceklerini de belirtiyor.

BBC'nin araştırmasına göre depresyon ve ansiyete konusunda tedaviye tıklayın başlama yaşı beşe kadar indi.

Sarah Dunant'ın babası 1970'lerde sinir krizi geçirip akli dengesini kaybetti. İzleyen günlerde tedavi olarak elektrik şoku uygulandı kendisine. Buhranın yarattığı dengesizlik nedeniyle içine düştüğü karanlık, bedenine iliştirilen iletken elektrik vericilerinden çarpan şoklarla hatırlatılacaktı kendisine.

Prozac'ın farkı neydi?
Depresan, İngilizce depression kelimesinden geliyor; Türkçe'ye ''buhran, bunalım'' olarak çevirmek mümkün. Buhranın akli dengelere etkisine karşı kimyasal bir tampon bölge oluşturuyor anti-depresan ilaçlar.
Prozac'ın dünyamıza girmesinin üzerinden 25 geçti, bu süre içinde insanların ruhsal sorunlara bakışı da değişti.
1990'larda Prozac diğer ilaçların yapamadığı bir şeyi başardı: Ünlendi ve yaygın şekilde kullanılır oldu.
Sıradan insanlar da kullandı Prozac'ı. ''Prozac Toplumu'' kitabı bu duruma katkı yaptı.
Prozac biraz da onun için günlük dilin bir parçası.

Piyasaya 1988’de çıktı
İlaç ilk olarak 1988 yılında kullanılmaya başlandı, İngiltere'ye ertesi sene geldi.
O günden beri rushal sorunlar için ideal yöntem terapi mi yoksa ilaçlı tedavi mi tartışmalarının odağına yerleşti.

"İyi pazarlandı"
''Endişelilik Çağı'' adlı bir makaleler antolojisini kaleme alan isimlerden Sarah Dunant "bıçakla kesilir gibiydi" diyor. Kendisi de anti-depresan kullanmış bir dönem, bir süreci öyle geçirmiş.
Prozac'ın pekçok tartışmayı da beraberinde getirdiğini ve Prozaclı günler ile Prozacsız günlerin aynı olmadığını düşünüyor.
Prozac'lı günlere herkes aynı iyimserlikle bakmıyor. Profesör David Healy "Prozac'ı iyi yapan şey güçlü bir ilaç olması değil, iyi pazarlanmış olmasıydı" diyor.
Bugünlerde ilacın tıklayın yan etkilerinintıklayın olumlu olabileceğine ilişkin haberler de çıkıyor.
Healy, devamla "Hepimizde doğal olarak bulunan çekimserliği aşmayı başardılar, Prozac pazarlaması başarıya ulaşıncaya değin bu tür ilaçlara şüpheyle bakılıyordu." diyor

Pazarlama stratejisi
Pazarlama akıllıca yapıldı. Üretici Eli Lilly firması Intrebrand adlı marka isim bulucusu firmanın yardımını aldı, "anti-depresan ile ilişkilendirilen (güçlü kimyasallar, yan etkiler) herşeyi dışlayan" bir ad verildi.

Prozac, bir ilaç ve kavram olarak piyasada tuttu.
Prozac Toplumu bir kült oluşturdu aslında. 2002 yılında yeniden yayımlandı; Christina Ricci'nin baş rolünü aldığı bir filme esin kaynağı oldu; yeni basımı bir yıl içinde 120 bin adet sattı.
Filmler ve kitaplar derken Prozac sanki "şık bir şeymiş" gibi algılanmaya başlandı.

Anti-depresanların ürün adı
Prozac bugünlerde artık bütün anti-depresanların ürün adı gibi; sözlüklerde yer alıyor.
Belki beklenebilecek bir şekilde yönetmenlere de esin kaynağı oldu. ''Yan Etki'' adlı filmi çeken Steven Soderbergh gerilimi yansıtmak istiyordu beyaz perdeye; bir New Yorklu anti-depresan alıyor ve tabi ki Prozac'ın adı geçiyor.
Amerika ve Avrupa’daki kullanım
Pop kültürün, sıradan insanların hayatlarının bir parçası da oldu Prozac. Bugün Avrupa ve Amerika'da neredeyse aynı oranda kullanılıyor bu ilaç.
Avrupa'da 2010 yılında her 100 kişiden 10'u kullanıyordu, Amerika'da ise her 100 kişiden 11'i. Bu insanlar 12 yaşın üzerindeki bir nüfustan geliyor. Veriler, ABD Hastalık Denetleme Merkezi'ne ait.
Doktorlar her ne kadar Prozac ya da benzeri ürünleri rahatlıkla reçete etseler bile kullanılış biçimini eleştiriyor. Londra Üniversitesi öğretim üyelerinden Joanna Moncrieff, nöroloji bilim dalı çalışanı olarak "Prozac'ın sizi iyileştirdiği inancı yerleşmişti, ama bundan emin değilim" diyor.

Koğuşta 22 yıl
Moncrieff yakında En Acı İlaçlar olarak Türkçe'ye çevrilebilecek The Bitterest Pills kitabını yayımlamaya hazırlanıyor.
Moncrieff Brentwood ruh sağlığı hastanesinde yıllarca çalıştı. 22 yataklı bir koğuşta, şöyle konuşuyor: "Koğuşta geçirdiğim zamanlarda ilaç kullanımını azaltmak için çaba harcadım. Arkadaşlarım bana 'Kısıcı' derlerdi.''
Moncrieff'e göre, "Bugün ne olursa olsun anti-depresan kullanmak isteyecekler olacaktır; Viagra son dönemde ne yaptıysa, hayatları nasıl değiştirdiyse, Prozac da toplumun akıl hastalıkları ile ilgili algısını öyle değiştirdi."

Karşı taraftan bakış
Pek çok uzman anti-depresanların yararlı olduğunu düşünüyor.
Manchester Üniversitesi'nden Ian Anderson, "ilaçlara önyargılı bakılmaması gerektiği" görüşünde.
"Nihayetinde hayatı iyi yaşamak ile ilgili birşey bu. Bunalıma, buhrana girdiği için durdukları yerde tükenen insanları gördüm. Bu kabul edilebilir olmasa gerek" diyor.
Sarah Dunant anti-depresanların kendisine iyi geldiğini, zor bir dönemi atlatmasına yardımcı olduğunu söylüyor.
İlaçların babası zor günler yaşarken de elverişli olmasını umduğunu ekliyor Dunant ve "İlaçlar olsaydı. Babam, elektro şoklara maruz kalmayacaktı" diye devam ediyor.
"Babama yardımcı olabilirdi, karanlığın en derin noktalarına düştüğü yerde ışık olabilirdi" diye hayıflanıyor Dunant.

TÜZDER, Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliğiyle, Boğazhisar Eğitim Kurumları ve Hisar İntercontinental Hospital’ın desteğiyle düzenlenen “Geleceğimiz için Dahiler ve Üstün Zekalıların Geleceği, Programı” üstün zekalı çocuklar ve ailelerini biraraya getirdi. Program öncesinde düzenlenen basın toplantısına Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek, TÜZDER Başkanı M. Hilmi Eren Hisar Intercontinental Hospital Yönetim Kurulu Danışmanı Prof. Dr. Melih Bulut ve Boğazhisar Eğitim Kurumları Genel Koordinatörü Ümit Uncu katıldı.
Beden ve ruh sağlığı
Hisar Intercontinental Hospital Yönetim Kurulu Danışmanı Prof. Dr. Melih Bulut, basın toplantısındaki açıklamasında insanın ruh ve beden sağlığı iyi olmadıkça ne kadar zeki olursa olsun performans göstermesinin mümkün olmadığını ifade ederek, “Kansızlık gibi çok sık görülen bir problem çocuğunuzun kendini iyi hissetmemesine, çok çabuk yorulmasına, konsantre olamamasına neden olabilir. Ne kadar zeki olursa olsun kansızlığı olan bir çocuğun çok iyi bir performans göstermesini bekleyemeyiz” dedi. “Beyni geliştiren gıdalar neler olabilir” sorusuyla çok sık karşılaştığını dile getiren Prof. Dr. Melih Bulut, şunları söyledi: “Bunun basit bir formülü yok. Temelde sağlıklı ve dengeli beslenmek çok önemli. Bir şeyi fazla vererek çocuğun zekasını geliştirmeniz mümkün değil. Ancak folik asit, demir, B vitamini, C vitamini içeren besinleri eksik verdiğinizde çocuğun zeka kapasitesini yeterince kullanmasını sağlamamış oluyorsunuz.
Obezite, kalitesiz uyku çocuk gelişiminde önemli bir role sahip. Sağlık kontrollerinin zamanında yapılması, geniz eti problemleri, uyku problemleri, sağlığı bozan bütün faktörler zeka gelişiminin önünde de bir engel teşkil edebilir.”
TÜZDER Başkanı M. Hilmi Eren ise üstün zeka ve yeteneğin nasıl fark edildiği ve üstün zekalı çocukların nasıl desteklenmesi gerektiği konusunda bilgiler verdi. Boğazhisar Eğitim Kurumları Genel Koordinatörü Ümit Uncu da çocuklarda, zekanın pratik olarak artırılmasının öneminden bahsederek, üstün zekalı çocuklara özel eğitim modelleri geliştirilmesinin neden gerekli olduğunu anlattı. Ümit Uncu, zekanın yaşam boyu arttırılabilir bir fonksiyon olduğunu; ancak genel bir algıya göre zeka artırımının sadece bilgisayarlar üzerinden çözülen zeka soruları ile mümkünmüş gibi bir görüldüğünü ifade ederek, “Zekanın pratik olarak gelişimi için zeka atölyesi uygulamaları, dünyada yaygın olarak uygulanmaktadır. Ancak ülkemizde bu zeka oyunları ve bunların uygulamasından oluşan Zeka ve Akıl Oyunları Dersleri maalesef uygulanmamaktadır. Düşünce ve Sıradışı Düşünce derslerinin yapılması; ayrıca çağın en büyük problemi olan dikkat ve zekâ gelişimi ile ilgili Dikkat ve Zeka Becerileri Eğitimleri ile çocukların zeka gelişimlerine katkı sağlanabilir” dedi.
“Dahiler ve Üstün Zekalıların Eğitimi Programı” çerçevesinde ise “Üstün zekalı çocuklarımıza nasıl bir gelecek hazırlayabiliriz, dahi ve üstün zekalılar için sivil toplum kuruluşları, üstün zekalı çocuklarda beden ve ruh sağlığı” başlıklarıyla oturum ve konferanslar düzenlendi. Bu oturum ve konferanslarda üstün zekalı çocuklar ve aileleri de yer aldı.
Tahta parçalarıyla (Kapla) siluet çalışması, astronomi, robot, ebru atölyeleri ve sıra dışı düşünme dersleri…
Yaşları 5-12 arasında değişen, üstün zekalı oldukları tanılanmış çocuklar da etkinliğe katıldı. Kapla adı verilen birbirine yapışkan veya vidalarla tutturulmamış kısa tahta parçalarıyla İstanbul’un önemli mekanlarının birer minyatürünü yapan çocukların atölyesi etkinlikte en büyük ilgiyi gören bölüm oldu. Kendi tasarladığı robota ayrıca hız ve algı sensörleri ekleyerek geliştiren 9 yaşındaki Genar Tuncel, astronomi ve uzay bilimlerine ilgisi bulunan Göktürk Aytuğ Akarlar; karadelikler, nebulalar ve süpernovalar hakkında bilgileri izleyenlerle paylaştı. Göktürk, gelecekte aya ve diğer galaksilere insanlı uzay araçlarıyla seyahat etmeyi hedeflediğini söyledi.

Sonra yazdığı mektupları her yere bırakmaya başlamış. İlk mektubu bir trene, daha sonra yazdıklarını kafelere, kütüphanelere, hatta Birleşmiş Milletler binasına bırakmış.
İlk mektubunun üzerinde, "Bu mektubu bulduysan senindir" yazıyormuş.
Hannah'nın daha çok aşk mektubu yazılması için başlattığı kampanya, rastgele nezaket ve sevgi gösterilerinin, hem alan, hem verenlerin sağlığına iyi geldiğini savunan grupların görüşlerini yansııtıyor.
İlk bakışta bazılarına saçma gelse de, yeni araştırmalar nezaketin akıl ve ruh sağlığına iyi geldiğini gösteriyor.
Emotion adlı dergide yayınlanan bir araştırmaya göre, başkalarına iyi ve nazik davranmak sosyal anksiyete bozukluğu olarak adlandırılan kaygı rahatsızlığının tedavisinde etkili olabiliyor.
British Columbia Üniversitesi'nden Dr. Lynn Alden ve Dr. Jennifer Trew, araştırmaya katılan gönüllülerden dört hafta boyunca haftada iki gün başkalarına bazı iyilikler yapmalarını istemiş.
Dr. Alden, "Bazıları ufak armağanlar verdiler, bazıları tanıdıklarını işten aldılar, hasta ziyaretine gittiler ya da otobüs şoförüne teşekkür ettiler. Aslında ufak tefek hareketlerdi yaptıkları" diyor.Hareketler ufak da olsa, etkisi büyük olmuş.
Sosyal anksiyete bozukluğunu, sosyal bir durumda utanç verici bir şey yapmaktan ya da söylemekten kaygı duymak diye açıklamak mümkün.
Standart tedavi yöntemi olarak bilişsel (kognitif) davranış terapisi öneriliyor.
Bu terapinin bir parçası olarak insanlar, normalde kaçınacakları sosyal durumlarda, başkalarıyla konuşmaya ve korkularını yenmeye teşvik ediliyor.
Dr. Alden'in deneyinde buna ilaveten gönüllülerden küçük iyilikler yapmaları istenmiş.
Dört hafta sonunda bu davranışların bilişsel terapide önerilen davranışlardan daha etkili olduğu görülmüş.

Londra'daki Anksiyete Bozuklukları ve Travma Merkezi'nden Dr. Nick Grey, nazik davranışlarda bulunmanın terapi açısından bir değeri olduğuna ilk başta kuşkuyla yaklaştığını söylüyor.
"Araştırmayı görmedim ve açıkçası başlığına itibar etmedim" diyor, "Ama iyi bir araştırma ve saygın bir ekip tarafından hazırlanmış."
Grey, "Bunun tek başına bir tedaviye dönüşeceğini sanmam, başka tedavilere eklenecek bir faaliyet olabilir" diye konuşuyor.
Dr. Alden ise nazik davranışlarda bulunmanın, uzun bir tedavi sürecinin ilk adımı olabileceğini savunuyor.
Ancak bununla birlikte yapılacak nazik hareketlerin başkaları tarafından dayatılmaması ve etrafı etkilemek için yapılmaması gerektiğini vurguluyor.

Sosyal anksiyete bozukluğu
  • Anksiyete bozukluklarının en yaygın görüleni.
  • Kadınlarda daha sık görülüyor ve genelde ergenlikte başlıyor.
  • Sosyal ortamlarda utanç verici bir duruma düşmekten korkuluyor ve bu yüzden soyalleşmekten kaçınılıyor.
  • Belirtileri arasında terleme, titreme, yüz kızarması, kalp atışlarının hızlanması, kasların gerilmesi ve mide bulantısı var.


Dünya Ruh Sağlığı Günü, ruh sağlığı sorunları hakkında kamu bilincini arttırma ve mental bozuklukların açıkca tartışılması ve hastalıktan korunma ve tedavi hizmetleri yatırımlarını teşvik etmeyi amaçlar.

2012 yılı Dünya Ruh Sağlığı Günü teması Depresyon: Bir Küresel Kriz

Depresyon tüm toplumlarda, her yaştan 350 milyondan fazla insanı etkileyerek küresel hastalık yükünün önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Depresyon için etkili tedaviler olmasına rağmen, bazı ülkelerde tedaviye ihtiyacı olanların sadece % 10'undan azının tedaviye erişmesi nedeniyle önemli bir toplumsal sorundur.

Kaynak: WHO