e-Posta :
Şifre :

Etiket: Meme hastalıkları

Angelina Jolie, geçen yıl Mayıs ayında, taşıdığı 'bozuk bir gen nedeniyle meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 87 olduğunu' öğrenmesinin ardından ameliyat olmuştu.

Manchester Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırma, Jolie'nin ameliyat olduğu haberinin, ailelerindeki sağlık sorunları konusunda endişelenen diğer kadınları da danışmaya teşvik ettiğini ortaya koydu.

Araştırmayı yürüten ekibin başındaki uzman Profesör Gareth Evans, "Angelina Jolie Etkisi uzun ömürlü ve küresel oldu, merkezlere başvuruları da arttırmış gibi görünüyor" dedi. Araştırmacılar, Jolie'nin ameliyat haberinin basına yansıdığı 2013 yılı Mayıs ayından bu yana, 20'den fazla genetik tanı merkezinde ve klinikte incelemelerde bulundu.

Haziran ve Temmuz aylarında, meme kanseri mutasyonuna yönelik genetik danışmanlık ve DNA testleri için pratisyen hekimlere başvuranların sayısı 2012 yılındaki aynı döneme oranla iki buçuk katına çıktı. Meme Kanseri Araştırma (Breast Cancer Research) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bir önceki yıl Ağustos ve Ekim ayları arasında başvuru yapanların sayısı da ikiye katlandı.

Profesör Evans bu artışı şu sözlerle yorumladı: "Angelina Jolie'nin BRCA1 (hasarlı gen) mutasyonu nedeniyle, risk azalma amacıyla mastektomi ameliyatı olduğunu duyurması, muhtemelen cazibeli ve güçlü kadın imajı nedeniyle, diğer ünlülerin yaptığı açıklamalara kıyasla daha büyük bir etki yarattı."
"Bu, hastaların önleyici ameliyat sonrası cinsel kimliklerinin kaybolacağı yönündeki korkuları azalttı ve daha önce herhangi bir sağlık hizmetinden faydalanmayanları, gen testi yaptırmaları konusunda cesaretlendirdi."

Çoğu meme kanseri vakası rastlantısal olsa da, meme kanseri teşhisi konan yaklaşık yüzde 5'lik bir kesim, BRCA1, BRCA2 veya TP53 olarak bilinen kalıtsal bozuk genler nedeniyle kansere yakalanıyor.

BBC Türkçe'deki haber için tıklayın

Roche ise, meme kanserine yakalanan kadınların ömrünü uzatan Kadcyla (trastuzumab emtansin) adlı ilacın yıllar süren çalışmanın ürünü olduğunu ve fiyatın da bu çalışmaları yansıttığını söylüyor.  

Bu ilaç, HER2-pozitif ileri evre hastalar için tasarlandı.  Meme kanseri hastalarının beşte biri bu ilaçla yapılan tedavilere olumlu tepki veriyor.

İlaç, İngiltere hükümetinin Kanser İlaçları Vakfı aracılığıyla İngiltere Ulusal Sağlık Hizmeleri (NHS) tarafından da kullanılıyor.  Fakat uygulama, 2016'da sona erecek ve NHS hastalarına trastuzumab emsatin verilemeyecek.

BBC Türkçe'deki haber için tıklayın

The Sun, ‘CoppaFeel!’ adlı vakıfla ortak çalışarak, kadınları meme kanserine karşı düzenli kontrol olmaya teşvik edecek.

Proje kapsamında gazete, her hafta 3. sayfa modelleriyle meme kanserine ilişkin haberler paylaşıp “Salı günü kontrol et” başlığıyla hatırlatmalarda bulunacak.

The Sun gazetesi editörü David Dinsmore, gazetenin internet sitesinde yer alan video klipte, “Bunu bir parçası olmaktan ve CoppaFeel!’le çalışmaktan gurur duyuyorum. 3’üncü sayfayla ilgili gerçekten güzel şeyler yapabileceğimizi düşünüyorum” diyor.

BBC Türkçe'deki haber için tıklayın


 Ünlü yıldızın kanser riskine karşı önlem olarak mastektomi yaptırıp meme dokularını aldırttığını açıklamasının yankıları sürüyor. Jolie’nin hassas kararının benzeri durumdaki pekçok kadını önlem almaya sevk edeceğini ileri sürenlere karşılık, 37 yaşındaki yıldızın açıklamalarıyla örnek oluşturup pahalı ve gereksiz ameliyatlara yol açabileceği endişeleri de dile getiriliyor.

Jolie’ye mastektomi ameliyatını gerçekleştiren Amerikalı cerrah Kristi Funk, blogunda operasyonu ayrıntılarıyla anlattıktan sonra “Umarım Angelina yarattığı farkındalık dünyada sayısız yaşamı kurtarır” diye yazdı.

İngiltere’deki Meme Kanseri Kampanyası adlı sivil toplum örgütü ise “Jolie’nin açıklamaları meme kanseri ve genetik riskler konusunda farkındalık yaratma açısından çok önemli” dedi. Örgüt, kadınları pahalı genetik testlere ve geri dönüşü olmayan mastektomi ameliyatlarına başvurmadan önce, uzman görüşlerini dikkate almaları konusunda uyardı.

Angelina Jolie’nin ameliyatı eşinden başka kimseye haber vermediği de ortaya çıktı. Sanatçının babası oyuncu Jon Voight, New York Times’ta makale çıkmadan bir gün önce kızıyla buluşmasına rağmen konudan haberdar olmadığını söyledi. Voight, “Bunu neden saklama gereği duyduğunu anlayabiliyorum. Onu cesaretinden ötürü kutluyorum” dedi.

 Altı çocuk annesi 37 yaşındaki oyuncu, New York Times gazetesi için kaleme aldığı yazıda neden mastektomi ameliyatı olduğunu anlattı. Jolie, "Doktorlar meme kanserine yakalanma riskimin yüzde 87, yumurtalık kanserine yakalanma riskimin de yüzde 50 olduğunu söylüyor. Riski azaltmak için proaktif olmaya karar verdim" dedi.

Angelina Jolie, ameliyatların Şubat'ta başladığını ve Nisan sonunda tamamlandığını söyledi.
Jolie "Tıbbi Tercihim" başlıklı makalede, Annesinin yaklaşık 10 yıl boyunca kanserle savaştığını ve 56 yaşında öldüğünü belirtti. Çocuklarının da aynı hastalık yüzünden annesiz kalmasını istemediğini belirten Jolie, "Bozuk bir gen (BRCA1) taşıyorum ve bu benim meme kanseri, yumurtalık kanseri olma ihtimalimi ciddi oranda artırıyor" dedi.

Angelina Jolie, 9 hafta süren ve çifte mastektomi gerektiren ameliyatların ardından meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 5'e düştüğünü söyledi. Jolie, bu süre içinde eşi Brad Pitt'ten büyük destek gördüğünü vurguladı.

Yazının orjinali için  My Medical Choice 

 Bizim baba tarafında bütün kadınlar kanserden öldü, rahim kanserinden. Yani ailede riskin yüksek olduğunu biliyorduk aslında -- ama kendimize kondurmuyorduk.
Sonra bizim kuşaktan bir kuzende kanser çıkınca, BRCA1 geninde tıklayın mutasyon taraması da yapıldı ve sonuç pozitif çıktı. Bunun üzerine doktorlar bütün aileye tarama önerdi. Ama 10 kadın kuzen arasında bir tek ben yaptırdım bu taramayı.
Tarama kararını almak için bile, psikolojik olarak çok güçlü olmak lazım. Zaten ailede bir kişi kanser olunca herkes olmuş gibi oluyor, çok ağır bir psikoloji. Yakınınızı hayatta tutmaya çalışırken bu zorlu yolculuğa sizin de çıkabileceğiniz düşüncesi çok ağır. Ama ben biliyor olmayı tercih ettim. Çok araştırdım, okudum, yurt dışından kaynaklara baktım ve gözümü kapatıp testi yaptırdım. Sonuç pozitif çıktı. Süreçler Türkiye'de bundan 3-4 yıl önce daha zorlu yürüyordu.
Bu işin psikolojik boyutunun ne kadar yoğun olduğunu doktorlar tam bilmiyordu. Sizin dilinizden konuşan, doğru yaklaşan doktor bulmak çok zordu.

Şok ve doktorlar
Her görüşmeden ağlayarak çıkıyordum. "%90 kanser olacaksın. Hemen yat, alalım memelerini" diye, dan dan söylüyorlardı yüzüme. Sağlıklı bir insan olarak girdiğiniz muayenehanede %90 gibi rakamlar duymak, karşılığında kadın olarak vücudunuzun önemli bir parçasından ayrılmak çok zor. Psikolojik yardım konusunda Türkiye'de herhangi bir örgüt, kurumsal bir destek yok, en zor kısmı da bu zaten. Destek grupları daha yeni yeni oluşuyor -- çünkü zaten çok az insan test yaptırıyor.
Yaptıranlar da hem psikolojisinin ağırlığından, hem bir daha sağlık sigortası bulamamak korkusuyla kimliklerini açıklamaya çekiniyor. Ben de ailemdem destek aldım, onun dışında psikoloğa gittim kendimi hazırlamak için.
Hazır olunca, rahim ameliyatımı oldum. Şimdi de meme ameliyatı olmam gerekiyor ama peşpeşe yaptırması zor. Psikolojik olarak hazır olmam gerekiyor, bekliyorum ben de. Bu arada takip protokolleri çok ağır. Her altı ayda bir MR, mamografi, kan testi yaptırmak gerekiyor. Ve hala her kontrolde doktorlarla cebelleşiyorum, hemen ameliyat olmuyorum diye kavga ediyoruz. Rakamlardan söz eden doktorların anlayamadıkları şey şu ki, bu benim için bir geçiş süreci ve hazır olmam gerekiyor.
Onların da bu süreci anlayarak, sakin ve korkutmadan konuşmaları gerek.

Yine de
Bütün bu zorluklara rağmen risk testini yaptırmanın gereğine kuvvetle inanıyorum. Birinci dereceden akrabası meme ya da rahim kanseri olan her kadının bu testi yaptırması, kendisinde bu tür bir kanser çıkan her kadının çocuklarına bu testi yaptırması gerekiyor. Görmezden gelmek ve kaderci olmak da bir seçim tabii - ama ben cesaret göstererek tedbirli olmayı seçtim. Rahim ameliyatında, bir haftalık bir zorluk çekerek, riskimi %70'lerden sıfıra indirdim. Dünyanın sonu da gelmedi.

 Jolie, genetik açıdan meme kanserine yakalanma riski yüksek olduğu anlaşılınca mastektomi yaptırdığını açıklamıştı. Peki Türkiye'de de genetik risk unsurunu belirleyen tıklayın testler yapılıyor mu? Bu risk ne kadar ciddiye alınmalı? Ameliyat şart mı? Marmara Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Serdar Turhal'a sorduk:

Meme kanserinde risk oranını arttıran unsurlar nelerdir?
Meme kanserinde riski arttıran faktörler arasında yalnızca genetik faktörler yok. Ama tabii ailede bir kişinin özellikle 50 yaşın altında meme kanseri olması, diğer aile bireylerinin meme kanserine yakalanma ihtimalini arttırıyor. Bilinen en yüksek risk faktörü memeye radyoterapi verilmiş olması. Ama bu günümüzde pek sözkonusu değil. Geçmişte başka sebeplerle radyoterapi uygulanan hastalarda meme kanseri riskinin 47 kat arttığı görülünce böyle uygulamalardan vaz geçildi. Şu anda meme kanseri için en büyük risk oranı yaştır, insanlar yaşlandıkça risk artıyor. Onun dışında geç doğum yapma gibi faktörler de var meme kanseri riskini arttıran.

Genetik riskler üzerinde durursak, Angelina Jolie'deki gibi mutasyona uğrayan genleri tespit etmek için nasıl bir test yapılıyor, bu testler Türkiye'de de uygulanıyor mu?
Meme kanserini araştırmak için iki tane gen öne çıkıyor: BRCA1 ve BRCA2. Tetkikler Türkiye'de de bildiğim kadarıyla kitler yurtdışına gönderilerek yapılıyor. Bildiğim kadarıyla diyorum, çünkü Türkiye'deki üniversitelerde bunu yapan laboratuarların fazla bir devamlılığı olmuyor. Bunu yapan kişi ayrılıp gidebiliyor, başka bir merkeze geçebiliyor, Amerika'ya dönebiliyor. Böyle olunca, "Devamlı olarak şu merkezde düzenli olarak yapılıyor" demekte sıkıntı çekiyoruz. En güvenli hali, yapılan testlerin yurtdışına gönderilmesi. O halde bu testler yaygın değil Türkiye'de. Doğru. Sosyal güvenlik sistemi de karşılamadığı için bunu, pek yaptıran hastamız olmuyor.

Bu konuda halkı bilinçlendirmek için neler yapılıyor? Halk yeteri kadar biliyor mu böyle bir test olduğunu?
Daha önce genetik tetkiklere karşı halkımızın bilgilenmesiyle ilgili Marmara Üniversitesi'ne gelen hastalar üzerinde yaptığımız analizlerden biliyoruz ki, hastaların yarısından fazlası bu tür tetkiklerden haberdar. Artması için tabii ki bilgilendirmenin devam etmesi lazım. Türkiye'de bu alanda çalışan destek grupları var mı? Örneğin ABD'de Riskinizle Yüzleşin adında bir destek grubu bulunuyor.
Özel hastanelerde, dar kapsamlı destek grupları olabilir. Ama Türkiye genelinde bu anlamda yürütülen, düzenli yürüyen çabalar yok. Ara sıra, belli sürelerle kısıtlı bazı kampanyalar yapılabiliyor. Örneğin geçmişte Avon firmasının böyle bir bilgilendirme kampanyası yaptığını hatırlıyorum. 

Mutasyona uğrayan BRCA1 geninin genellikle Doğu Avrupa kökenli Yahudilerde görüldüğüne dair araştırmalar var. Türkiye'de görülme oranı hakkında da araştırmalar bulunuyor mu?
Bu tetkikler Aşkenazi Yahudileri üzerinden geliştirildiği için, örneğin İspanya'da yapılan çalışmada kodon dediğimiz bu gen üzerindeki değişikliklerin İspanyol hastalarda, Amerika'daki tetkiklerde bakılan kodonlarla birebir aynı olmadığı görülüyor. Toplumlar arasında bu tür farklılıklar olabilir. Türk hastalarda BRCA1 mutasyonlarının hangi kodonlara yerleştiğinin anlaşılabilmesi için tüm kromozomların taranması şeklinde belki birkaç yüz hasta üzerinde bir araştırma yapılmalı, ancak o zaman güvenilir bir şekilde Türkiye'deki meme kanseri ile ilgili değerlendirme yapabiliriz. 

Bu testler risk oranını sağlıklı bir şekilde tespit edebiliyor mu?
Şüphesiz ki o bildiğimiz kromozomlar üzerinde bir cevap veriyor. Ama tabii ki meme kanserinin belki yüzde 95'i sporadik dediğimiz, yani genetik bağlantısını gösteremediğimiz kanserler. Dolayısıyla bu yüzde 95'in şu anda bilemediğimiz, keşfedemediğimiz farklı genetik yatkınlıkları olabilir. Onun için bu tür tetkikleri yaparken sınırlı sayıda hastayı değerlendirdiğimiz bilinmeli.

Risk belirlendikten sonra atılacak adımlara gelirsek, bu risk ne kadar ciddiye alınmalı? Hastalık çıkmadan ameliyata girmek gerekli mi?
Bu şüphesiz opsiyonlardan birisi. Meme kanseri riski yüksek olan bir kadın, bu hastalığın ortaya çıkıp çıkmadığını her gün sıkıntısını çekerek yaşamak yerine meme dokusunu aldırarak, bu riski yüzde 99'lar çerçevesinde azaltabilir. Bu kişinin bireysel kararıdır. Doktorun görevi tetkikler yapıldıktan sonra hastaya riskinin ne olduğu konusunda bilgi vermek olmalıdır.

Peki mastektomi nasıl yapılıyor?
Genellikle meme kanseri riski olduğu zaman yapılanlarda, deriyi koruyucu mastektomi diyoruz, yüzeydeki deri kalıyor, onun altındaki meme dokusu alınıyor, sonra da bir implant yerleştiriliyor. Ama meme kanseri olduğu zaman genelikle o kanserli dokuya yakın gelen cilt dokusunun da alınması sözkonusu oluyor. Koruma amaçlı yapılan mastektomi ameliyatıyla, kanser olmuş kişiye yapılan ameliyat arasında farklar var.


Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği, “Erken Tanı Hayat Kurtarır” sloganı ile yola çıkan Rotary Farkındalık Korosu’nun Nilüfer ile birlikte 1 Nisan 2013 Pazartesi gecesi Ankara MEB Şura Salonu’nda vereceği konseri destekliyor. 1-7 Nisan Kanser Haftası sebebiyle bir araya gelen Nilüfer ve Rotary Farkındalık Korosu farkındalık yaratmanın ve hayata bağlılığın önemini beraber söyleyecekleri şarkılarıyla anlatacaklar.

Çeşitli yaş ve meslek grubundan, meme kanseri ile mücadele etmiş yaklaşık 40 kadını bir araya getiren Rotary Farkındalık Korosu kadınları meme kanserinde erken tanı, tedavi ve onarım konusunda bilgilendirerek, toplumda bu konudaki farkındalığı artırmak için kuruldu. Çünkü günümüzde meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olma özelliğini sürdürüyor. İstatistiklere göre her yedi kadından bir tanesi hayatının bir döneminde bu hastalığa yakalanıyor. Gerek tedavi yöntemlerinin gelişmesi, gerekse erken tanı konusunda artan farkındalık, hastalığın tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar alınmasını sağlıyor. Bu konudaki dikkatler artık şimdiye dek ihmal edilen meme onarımına, tedavi sonrası kaybedilen bütünsel görünümün yeniden kazanılmasına çevrildi. Geçmişte, kanser tanısı konulduğunda onarım seçenekleri göz ardı edilirken, tedavinin bir parçası olarak ele alınmıyordu. Gelişen Plastik Cerrahi teknikleri sayesinde kaybedilen memeyi yerine koymak, tedaviyi tam olarak gerçekleştirmek mümkün.

“Ne gerek var?” demeyin!
Meme kaybı uzun dönemde kadınların hayatını olumsuz etkileyebiliyor. Hasta yakınları her ne kadar bu süreci bir an önce atlatabilmek için meme onarımına “Ne gerek var?” tarzında yaklaşsalar da bu durum hastanın ruh sağlığını olumsuz etkiliyor. Hastalar depresyona girebiliyor, aile ilişkileri kötüye gidebiliyor. Özellikle yaz aylarında giyim konusunda yaşanan zorluklar can sıkıcı olabiliyor. Dışarıdan kullanılan silikonlar cildi tahriş ediyor, vücut asimetrisi yüzünden belkemiğinde eğrilikler oluşabiliyor. Bu nedenle, hastaların ilk kanser teşhisi konulduğunda onarım seçenekleri hakkında da bilgilendirilmeleri ve bir Plastik Cerrah tarafından değerlendirilmeleri büyük önem taşıyor. Uygun hastalarda meme alınırken aynı anda onarım yapılması mümkün.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği’nin Genel Sekreterliğini de yürütmekte olan Prof. Dr. Sühan Ayhan, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Memenin kaybını takiben yeniden yapılması, meme kanseri ile yüzleşen, mücadele eden kadınlar için yaşama tutunmalarını sağlayan bir umuttur. Onlara sürekli hasta olduklarını hatırlatan fiziksel bir eksiklikten ve yaşamlarını zorlaştıran sutyen içine yerleştirdikleri protezden kurtuluştur. Psikolojik durumu düzelten, özgüveni ve yaşam kalitesini yükselten, iş yaşamında başarıyı artıran ve özel yaşamda daha mutlu olmalarını sağlayan bir araçtır. Hastaların memeleri alındığında yeniden yapılabileceğini bilmeye hakları vardır. Bu nedenle cesaretleri kırılmamalı, aksine yüreklendirilmeli ve bir plastik cerrahi uzmanına yönlendirilmelidirler”.

Erken tanı hayat kurtarır, meme onarımı hayata bağlar
Plastik cerrahlar uzun süredir meme onarımlarının gerekliliği konusunda toplumu ve meslektaşlarını bilgilendiriyor. Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Meme Onarımı Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Akın Yücel bu konuda sürdürdükleri çalışmaları şu şekilde özetliyor: “Bu konuda üç alanda çalışma sürdürüyoruz. Birincisi plastik cerrahları meme onarımı teknikleri konusunda eğitmek, düzenli olarak kurslar, kongre ve sempozyumlar düzenlemek. İkincisi meme kanseri ile uğraşan diğer branş hekimlerini bilgilendirmek ve plastik cerrahlarla işbirliği yapabilmeleri için gerekli düzenlemeleri yapmak. Üçüncüsü meme kanseri hastalarını ve kamuoyunu onarım seçenekleri konusunda bilgilendirmek. Amacımız meme kanseri olan her kadının hekimleri tarafından onarım seçenekleri konusunda bilgilendirilmelerini ve her hastanın da meme onarımını talep etmesini sağlamak”.

Nilüfer ve Rotary Farkındalık Korosu’nun konseri 01 Nisan 2013 saat 20:00’de Ankara MEB Şura Salonu’nda gerçekleşecek. 

Bu "izler" kanserin olası varlığına işaret ediyor. Çalışma, kanser hastalarından alınan DNA örneklerinin görünümleri ile sağlıklı kişilerden alınan örneklerin karşıştırılmasıyla yapıldı.
Biliminsanları, prostat, rahim ya da meme kanseri olan 100 bin kanser hastasının DNA'larını inceledi. İncelenen "hastalıklı" DNA görünümleri ile hasta olmayan başka bir gruptan alınan DNA görünümleri ile karşılaştırıldı. İngiltere merkezli Kanser Araştırmaları merkezinden Profesör Ros Eeles, bu sayede tedavi yöntemlerinin köklü bir değişime uğrayabileceğini söylüyor.

"Hastaya göre tedavi"
Eeles, "Hastaya göre tedavi dönemine gireceğimizi söylemek hayalcilik olmaz. Bu kişilerin taşığı riske göre izleme ve tedavi programları uygulanabilecek." diyor.
Yapılan bir analiz göre, aile geçmişlerine bakılarak yüzde 20 oranında risk taşıdığı düşünülen kişilerin DNA görünümleri "gerçekten" kanser olup olmayacaklarını yüzde 60 isabetlilikle belirliyor.
Çalışma ile bağlantısı olmayan kimi uzmanlar varılan sonuçların cesaret verici olduğunu ancak verilerin hastaların bakımına nasıl kılavuzluk edeceğini görmek istediklerini söylüyor.
Prostat ve meme kanseri riskini belirlemenin daha olasılıklı olduğu söyleniyor.
Meme kanseri kadınların en çok zarar gördüğü kanser cinsi olarak öne çıkıyor; her yıl bir milyon kişi bu kanser cinsine yakalanıyor.
Erkeklerde ise en yaygın görülen kanser cinsi akciğer kanseri, sonra prostat kanseri geliyor; her yıl 900 bin erkek akciğer kanserine yakalanıyor.
Çalışmaya Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve diğer ülkelerden 130 kadar kuruluş katıldı.
Araştırmanın maliyetini İngiltere merkezli Kanser Araştırmaları üstlendi.

 Sadece bir sağlık sorunu değil aynı zamanda sosyal ve ekonomik yönleriyle insanların yaşam kalitesini de etkileyen toplumsal bir sağlık sorunu olan kanserin tedavisinde, günümüzün farklı yaklaşımları aracılığıyla yeni tedavi yöntemleri uygulanıyor. Ancak bütün bu yaklaşımlar ve tedavi yöntemlerine karşılık, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl 12.4 milyon yeni kanser vakasının görüldüğü dünyamızda erken teşhis, tedavinin temel noktasını oluşturuyor.

Özellikle kadınlar arasında en sık görülen kanser türlerinden biri olan meme kanseri, her ne kadar sık görülse de, erken teşhis edildiğinde tedaviye en kolay cevap veren hastalıklardan biri olarak ön plana çıkıyor. Bir tümör ne kadar erken teşhis edilirse, hayatta kalma şansı da o kadar yüksek oluyor. Erken teşhis ile beş yıllık hayatta kalma oranı yüzde 98’e kadar çıkıyor. Bu kapsamda sağlık ve iyi yaşam alanlarının lider şirketi Philips’in Türkiye genelinde kadın sağlığı üzerine geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği araştırma çalışması, kadınlar arasında en sık görülen meme kanserinde farkındalık düzeyine ilişkin çarpıcı tespitler sunuyor. Araştırma sonuçları, kadınların üçte birinin hayatında hiç jinekoloğa gitmediğini ancak, kadınların yüzde 78’inin her yıl düzenli olarak mamografi çektirmenin meme kanseri teşhisine etkisinin büyük olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’de erken teşhis konusunda özellikle kadınlarda nispeten oluşmaya başlayan bu bilinçli yaklaşım, genel olarak kanser tedavisinde kadınlara çok iş düştüğünü gösteriyor.

Philips Sağlık Türkiye Genel Müdürü Esen Tümer yaptığı açıklamada özellikle aile fertlerinin sağlık durumunun takipçisi ve yöneticisi olan kadınların bu konuda bilinçlenmesinin öneminin altını çizerek, gerekli farkındalık yaratılırsa cok sayıda kanser vakasının erken evrede teşhis edilip, daha kolay ve etkin biçimde tedavi edilebilecegini ifade etti.

Kanser, toplumsal bir sağlık sorunu
Buna karşılık, Dünya Kanser Teşkilatı (UICC) tarafından açıklanan kanserle ilgili doğru ve yanlış bilinen bilgiler, bu hastalığa bakış açısında bilinçli bir yaklaşımın henüz tam olarak oluşmadığını ispatlıyor. Sadece bir sağlık sorunu olmayan aynı zamanda sosyal ve ekonomik yönleri olan toplumsal bir sağlık problemi olan kanser, günümüzde sadece bir sağlık sorunu olarak algılanıyor.

Erken teşhisin ve yeni tedavi yöntemlerinin etkisiyle önlenebilir kanser türleri arasında ilk sırada yer alan meme kanserinde, mamografinin çok büyük bir önemi bulunuyor. Bugün 4 farklı yöntemin uygulandığı meme kanseri tedavisinde erken teşhisin yanı sıra en düşük dozda mamografi aracılığıyla elde edilen en kaliteli sonuçlar, tedavinin en doğru yol haritasını ortaya koyuyor. Sağlığa sadece teknoloji değil hastalar ve sağlık profesyonelleri açısından yaklaşan Philips, geliştirdiği MicroDose Mamografi ile meme kanserinde erken teşhis ve tedavide düşük dozun önemine dikkat çekiyor.

Tüm görüntüleme ve tanı yöntemleri arasında meme kanserini en erken saptayabilen yöntem mamografi, tümörleri dokunarak tespitten üç yıla kadar daha önce ortaya çıkarabiliyor. Ancak bu noktada Tıp dünyasında mamografinin radyasyona dayalı bir teşhis yöntemi olması dolayısıyla yüksek doz radyasyon içerdiğine ilişkin tartışmalar yaşanabiliyor. Bu noktada da düşük dozlu MicroDose Mamografi, diğer dijital mamografi sistemlerine kıyasla yüzde 18 ile 50 arası bir doz azaltımı anlamına geliyor.

 Hollywood’un bile ilgisini çeken Prof King ile Türkiye’ye bir öğrencisinin düğünü için geldiği Ankara’da, Amerikan Büyükelçiliği rezidansında sohbet etme imkanı bulduk.
Tabi en önemli soru, Türkiye’de son dönemde en çok tartışılan konuydu; Milliyetçilik.
Nedir milliyetçilik? Doğuştan mı gelir, kültürel olarak mı oluşur?
İşte Prof Mary-Claire King’in yorumu;
"Milliyetçilik bana göre insanların seçtiği bir olgu; İnsanların kendileri için seçtiği bir siyasi kimlik. Vatandaşlık kimliği. Ben bir Amerikalıyım. Amerikan bakış açısıyla baktığınızda, sonuçta bizim ülkemize hepimiz gezegenin tüm bölgelerinden göçmen olarak gelmedik mi?"

“MİLLİYET KÜLTÜREL BİR KONUDUR, GENETİK DEĞİL…”
Prof King, genetik araştırmalar sonucunda aslında tüm insanlığın "Afrika kaynaklı olduğuna" da dikkat çekti; "Genetik,insanların nereden geldiklerinin, göç ettiklerinin belirlenmesinde çok büyük başarıyla kullanılıyor. Şu anda dünyanın her bölgesinde yaşayan insanların, Afrika'daki ortak geçmişimizden çıktıktan sonra, nerelerden geçerek bulunduğu yere geldiği genetik yoluyla belirlenebiliyor. Aslında hepimiz original olarak Afrika’dan geliyoruz. Afrika’dan Asya’ya geçilmiş. Ardından Avustralya’ya gitmişler. Sonra Doğu Asya’ya. Yukarıya doğru gidilmiş, buradan Avrupa’ya geçiş olmuş.
Pekçok insan aşağıya, yukarıya, doğuya batıya durmadan göç etmiş 50 bin yıl boyunca.
Genetik bu açıdan bakınca çok değerli; bize göç hakkında bilgiler veriyor. İnsanların iklime nasıl adapte olduklarını, bulaşıcı hastalıklara karşı verdikleri tepkileri anlatıyor. Bu açıdan bakınca, milliyet kültürel bir konudur, genetik değil..."

“TÜRKİYE’DEKİ DEMOGRAFİK YAPI BÜYÜLEYİCİ…”
Prof King, Türkiye'deki demografik yapıyı "büyüleyici" olarak nitelendiriyor. Bunun nedeni ise, Anadolu topraklarının binlerce yıl boyunca göç yollarında yer alması;
"Türkiye, dünyada genetik açıdan en büyüleyici ülkelerinden biri. Bunun en önemli nedenleri arasında, ülkenin tarihi demografisi geliyor. Hem ülkenin kültürel tarihi, hem de insanlarının yüzyıllar boyunca yaptıkları göçler, Türkiye'yi genetik bilimi açısından büyüleyici kılıyor" diyor Dr King ve ekliyor; "Türkiye'ye pekçok kez ziyarette bulundum. Bu ziyaretim ise Amerika'daki bir post doktora öğrencimin düğünü. Kendisi Ispartalı, evleneceği, o da genetikçi olan kız arkadaşı Ankaralı. Ankaralı kızın ailesi çok modern bir aileden geliyor. Ispartalı erkeğin ailesi ise daha geleneksel. Hem Ankara'da, hem de Isparta'da düğün yapılacak. Ve benim de katılma şansına erişeceğim bu iki farklı düğün bile, Türkiye'nin kültürel açıdan ne kadar zengin olduğunun göstergesi. Ve o evlenen ikisi; benim akademik çocuklarım onlar..."
Prof King'e göre, bu kültürel ve genetik zenginlik, Türkiye'yi özellikle tıp alanındaki araştırmalar açısından çok önemli kılıyor;
"Kanser, şizofreni, kalp hastalığı gibi, tüm insanlarda görülme olasılığı bulunan hastalıkların araştırılması konusunda, bu kadar büyük bir demografik zenginlik büyük önem taşıyor."

GENETİK BİLİMİNİN İNSAN HAKLARINA KATKISI
Prof King’i bilim dünyasında önemli kılan unsurlardan biri de, genetik bilimini insan haklarının kullanımına sokmuş olması. Arjantin’deki darbeciler, pekçok kadın ve erkeği hapishanelere gönderdiklerine, çocuklarını da alıp, evlatlık verdiler.
İşte o annelerin, kendilerinden izinsiz evlatlık verilen çocuklarını arayışının önünü açtı Prof. King’in çalışmaları.

PERŞEMBE BÜYÜK ANNELERİ…
Arjantin’de cuntacıları pes ettiren yolda işaret fişeğini, kızları hapiste, torunları evlatlık verilen büyükanneler başlattı. Her Perşembe toplanıp, torunlarını geri isteyen büyükannelerin hareketi “Perşembe büyük anneleri” adını aldı. Tıpkı daha sonra Türkiye’de de ortaya çıkan “Cumartesi anneleri” gibi, haklarını barışçı gösterilerle aradılar.
Bu insani çağrı, tüm dünyanın ilgisini çekince Arjantinli cuntacılar, topu bilinmeze atmak istediler;
“Hangi çocuğun kime evlatlık verildiğini bilmiyoruz. Aradan yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Gerçek ailelerin bulunması mümkün değil” diyerek, tepkileri savuşturmak istediler.
İşte tam bu aşamada devreye Prof King girdi. Yaptığı genetik çalışmalarla, tek tek evlatlık verilen çocuklarla, anne-babaların genetik örneklerini karşılaştırdı. Ve çocukların, gerçek ailelerine geri verilmelerinin önünü açtı.

“ŞİLİ’DE YÜZLERCE ÖĞRENCİM ÖLDÜ, KAYIP OLDU”
Prof King’in Arjantin’deki bu genetik çalışmaya gönüllü olması aslında tesadüf değil. Çünkü kendi hayat hikayesi içinde de benzer bir askeri darbe deneyimi var;
“Şili de, insanın evrimi üzerinde bir projede çalışıyordum. Hem ders veriyor, hem de saha çalışmaları yapıyorduk ki, 1973 yılında Şili askeri darbesi yaşandı. Darbeden sonra Şili'de kalamadık. Pekçok öğrencim öldürüldü ya da kayboldu."

ŞİLİ DARBESİ ETKİSİNDEN KURTULMAYA ÇALIŞIRKEN, MEME KANSERİ GENİNİ BULDU
Şili’de yaşadığı bu darbe tecrübesini atlatma çabaları, Prof King’in tüm dünya kadınları için “büyük müjde” niteliği taşıyan buluşu yapmasının da önünü açmış. Şili’deki darbenin yarattığı depresyondan kurtulmak için kendisini çalışmaya veren, meme kanseri projesine dahil olan Prof King, kadınların kabusu meme kanserinin nedenini, meme kanseri genini bulmuş. Bu buluş tıp dünyasında, meme kanseri ile mücadelede çığır açan adım olarak görülüyor. Prof King, kendisini bu büyük buluşa götüren ortamı şöyle anlattı;
"Ülkeme dönüşte, Şili'ye ilişkin bu kötü olayların etkisinden kurtulmak için entellektüel açıdan farklı bir çalışma yapmak istedim. O dönem, Başkan Richard Nixon'ın kansere savaş açtığı dönemdi. Kanser araştırmalarına hiç olmadığı kadar çok mali kaynak ayrılıyordu. San Fransisco'da meme kanseri araştırmasına ilişkin bir projeden davet aldım. Ve Şili'nin kötü anılarından kurtulmak için de kendimi çalışmaya verdim..."
İşte bu proje açmış meme kanseri geninin bulunmasının önünü. Prof King anlatıyor; "Bu araştırmaya hevesle başladım çünkü meme kanseri kadınlar açısından çok önemli bir sorun. Meme kanseri konusu o zamana kadar hep çevresel etkiler üzerinden incelenmiş, hiç evrim açısından incelenmemişti. Sonuçta, meme kanseri geni ortaya çıktı."

"BİZ DE GAZETECİLER GİBİ ÇALIŞIYORUZ; DUYGULARIMIZI KATMADAN..."
İnsan hakları gibi çok zor bir alanda da çalışan Prof King, bilim insanları ile gazeteciler arasındaki benzerliğe de dikkat çekti;
"İnsan hakları alanında çalışmak çok önemli. Çünkü aileleri biraraya getiriyorsunuz. Bunu bir gazeteci olarak en iyi sizin takdir edeceğinizi sanıyorum; çünkü, yeteneklerinizi, işinizi insan hakları gibi bir alanda kullanmanın ne kadar önemli olacağını siz gazeteciler de biliyorsunuz. Böylesine önemli bir konuda, teknik kısma odaklanmak, duyguları bir tarafa bırakmak, kısacası profesyonel davranmak çok önemli. Yine tıpkı gazetecilerin yaptığı gibi. İşinizi doğru nedenlerle yaptığınızı bilmeniz gerekir. Kafanızda hiçbir şüphe olmaması gerekir. Zaten bu benzerlikler yüzünden gazetecilere çok büyük saygı duyuyorum."

"Önce işimi yapıyorum, sonra bırakıyorum annelik duyguları gelsin..."
Prof King, insan hakları alanındaki çalışmaların "hata kabul etmez" yönüne de dikkat çekti;
"İşiniz hata kabul etmiyor. Aileleri biraraya getirmek için herşeyi doğru yapmanız gerekir. Eşleşmelerin doğru yapılması, istatistiklerin doğru konulması çok önemli. Bu açıdan, duygusal gerçeklerin çalışırken dikkatinizi dağıtmasına izin veremezsiniz. Ancak sonuca ulaştığınızda, kararınızı tam ve açık olarak ortaya koyduğunuzda, işin duygusal yanını düşünebilirsiniz. Ancak iş bittiğinde, kendinizi biraz geriye çekip bakabilir ve bir anne gibi hissedebilirsiniz, kendinize bunun için izin verebilirsiniz..."

BİLİMLE UĞRAŞANLARIN BAĞIMSIZLIĞI ÖNEMLİ
Prof King'in dikkat çektiği bir başka konu isebilim insanlarının bağımsızlığı;
"Bilim adamlarının önemli görevlerinden biri de hükümetlerine tavsiyelerde bulunmak. Hükümetlerin pekçok önemli konudatamamen bağımsız yanıtlara ihtiyaçları var. Bu açıdan bakınca, bilim insanlarının bağımsız olmaları çok önemli."
Prof King, ABD'de Ulusal Bilim Akademisi'nin 1863 yılında Başkan Abraham Lincoln
tarafından, "tam da Amerikan iç savaşının ortasında" kurulduğunu anlatıyor ve ekliyor;
"Ben yine bir Amerikalı olarak konuşacağım; Amerika’da bilim yapmanın en güzel yanı, bağımsız olarak çalışabilmemizdir. Abraham Lincoln bizim Ulusal Bilim Akademisi'ni iç savaşın tam ortasında kurdu. O zaman, böyle bir adamın bundan başka yapacak pekçok işi olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak o, Akademi’yi bilerek savaş sürerken kurdu. Çünkü savaş sonrasında bağımsız bilim insanlarına, mühendislere danışma ihtiyacı duyacağını biliyordu. Onların tavsiyelerine ihtiyaç duyacağını biliyordu. 1863’te de bizim akademi bağımsızdı ve hükümeti de ciddi şekilde eleştiriyordu. Hala bunu yapıyor. Başkan Obama da,seçildikten sadece birkaç gün sonra akademiyi ziyaret etti, bilim insanlarına verdiği önemi göstermek için..."

 Sigara içmek tüm kanser tipleri için bir risk faktörüdür. Tütünün nikotin içermeyen bileşenlerinin genel olarak kanserojen oldukları düşünülmektedir. Nikotinin kanser hücrelerinin büyümesindeki etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Özellikle meme kanseri için yapılan epidemiyolojik araştırmalarda, sigara içmenin meme kanseri riskini arttırdığı görülmüştür. Fakat moleküler biyoloji araştırmalarında risk artışının tam olarak nasıl ortaya çıktığı bulunamamıştır.
Ulusal Kanser Enstitüsü Bildirisi'nde yayınlanan bir araştırmaya göre nikotin, nikotinik asetilkolin receptörüne (nAchR) bağlandığı zaman, sigara içme alışkanlığına ve aynı zamanda doğrudan meme kanseri oluşumuna neden olabileceği belirtilmiştir.
Nikotinin meme kanseri hücrelerinin gelişimi üzerindeki etkisini belirlemek için Tapei Tıp Fakültesi Doktoru Yuan-Soon ve arkadaşları, 276 farklı meme tümörü örneklerini, meme kanserli hücrelerdeki nikotinik asetilkolin reseptörünün etkileşimi ile normal hücrelerdeki nikotinik asetilkolin reseptörlerinin etkileşimleri açısından karşılaştırdılar.

Yapılan çalışmalar nikotinin kanseri tetiklediği görüldü!
Çalışma sonucunda meme kanserli hücrelerdeki reseptörlerin etkileşimlerinin daha yüksek olduğu ve bu etkinin ileri meme kanserinde erken meme kanserine göre daha belirgin olduğu saptandı. Çalışmada, nikotin etkisiyle reseptörü aktifleştiren alt maddenin (subunit) miktarının azaltılmasıyla tümor büyümesinin azaldığı saptandı. Yani nikotinin reseptöre bağlanıp etki yaratmasına aracılık eden maddenin miktarı azaltılınca nikotin ile reseptör arasındaki etkileşim de azaltılmış oldu. Normal meme hücreleri nikotin ile karşılaştıklarında, yani normal hücrelerdeki nikotin reseptörleri aktifleşince, hücrelerin kanserleşme eğilimlerinin arttığı görüldü.
Bu çalışmalarda, sigara içimi sonucu nikotin reseptörlerinin aktifleşmesiyle oluşan kanser yapıcı sinyallerin meme kanseri oluşumunda kesin etkileri olduğu sonucuna varıldı.
Kanser enstitüsünden Dr.Ilona Linnoila bu çalışmayı yorumlamış ve nikotinin, nikotinik reseptörleri harekete geçirerek kanseri tetiklemesinin yanı sıra bağımlılığı da tetiklediğini ve bu şekilde sigara tüketimini artırdığını belirtmiştir.

SENATÜRK Senaloji Akademisi tarafından 3 ayda bir sadece elektronik olarak yayınlanan SENATÜRK e-Bülten'inin Aralık ayı sayısının konusu Horman Replasman Tedavisi. Bu sayıda Dr. Faruk Köse, Dr. Abut Kebudi, Dr. Tevfik Yoldemir ve Dr. Ayşe Emre Hormon Replasman Tedavisinin etkileri konusundaki görüşlerini paylaştı.

SENATÜRK e-Bülten Aralık sayısına ulaşmak için tıklayınız.