e-Posta :
Şifre :

Etiket: meme kanseri tedavisi

E-öğrenme (0) Literatür (46) Haber (24) Etkinlik (0) Webcast (0)Tümünü göster (70)













































Angelina Jolie, geçen yıl Mayıs ayında, taşıdığı 'bozuk bir gen nedeniyle meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 87 olduğunu' öğrenmesinin ardından ameliyat olmuştu.

Manchester Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırma, Jolie'nin ameliyat olduğu haberinin, ailelerindeki sağlık sorunları konusunda endişelenen diğer kadınları da danışmaya teşvik ettiğini ortaya koydu.

Araştırmayı yürüten ekibin başındaki uzman Profesör Gareth Evans, "Angelina Jolie Etkisi uzun ömürlü ve küresel oldu, merkezlere başvuruları da arttırmış gibi görünüyor" dedi. Araştırmacılar, Jolie'nin ameliyat haberinin basına yansıdığı 2013 yılı Mayıs ayından bu yana, 20'den fazla genetik tanı merkezinde ve klinikte incelemelerde bulundu.

Haziran ve Temmuz aylarında, meme kanseri mutasyonuna yönelik genetik danışmanlık ve DNA testleri için pratisyen hekimlere başvuranların sayısı 2012 yılındaki aynı döneme oranla iki buçuk katına çıktı. Meme Kanseri Araştırma (Breast Cancer Research) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bir önceki yıl Ağustos ve Ekim ayları arasında başvuru yapanların sayısı da ikiye katlandı.

Profesör Evans bu artışı şu sözlerle yorumladı: "Angelina Jolie'nin BRCA1 (hasarlı gen) mutasyonu nedeniyle, risk azalma amacıyla mastektomi ameliyatı olduğunu duyurması, muhtemelen cazibeli ve güçlü kadın imajı nedeniyle, diğer ünlülerin yaptığı açıklamalara kıyasla daha büyük bir etki yarattı."
"Bu, hastaların önleyici ameliyat sonrası cinsel kimliklerinin kaybolacağı yönündeki korkuları azalttı ve daha önce herhangi bir sağlık hizmetinden faydalanmayanları, gen testi yaptırmaları konusunda cesaretlendirdi."

Çoğu meme kanseri vakası rastlantısal olsa da, meme kanseri teşhisi konan yaklaşık yüzde 5'lik bir kesim, BRCA1, BRCA2 veya TP53 olarak bilinen kalıtsal bozuk genler nedeniyle kansere yakalanıyor.

BBC Türkçe'deki haber için tıklayın

Roche ise, meme kanserine yakalanan kadınların ömrünü uzatan Kadcyla (trastuzumab emtansin) adlı ilacın yıllar süren çalışmanın ürünü olduğunu ve fiyatın da bu çalışmaları yansıttığını söylüyor.  

Bu ilaç, HER2-pozitif ileri evre hastalar için tasarlandı.  Meme kanseri hastalarının beşte biri bu ilaçla yapılan tedavilere olumlu tepki veriyor.

İlaç, İngiltere hükümetinin Kanser İlaçları Vakfı aracılığıyla İngiltere Ulusal Sağlık Hizmeleri (NHS) tarafından da kullanılıyor.  Fakat uygulama, 2016'da sona erecek ve NHS hastalarına trastuzumab emsatin verilemeyecek.

BBC Türkçe'deki haber için tıklayın

The Sun, ‘CoppaFeel!’ adlı vakıfla ortak çalışarak, kadınları meme kanserine karşı düzenli kontrol olmaya teşvik edecek.

Proje kapsamında gazete, her hafta 3. sayfa modelleriyle meme kanserine ilişkin haberler paylaşıp “Salı günü kontrol et” başlığıyla hatırlatmalarda bulunacak.

The Sun gazetesi editörü David Dinsmore, gazetenin internet sitesinde yer alan video klipte, “Bunu bir parçası olmaktan ve CoppaFeel!’le çalışmaktan gurur duyuyorum. 3’üncü sayfayla ilgili gerçekten güzel şeyler yapabileceğimizi düşünüyorum” diyor.

BBC Türkçe'deki haber için tıklayın


 Araştırmanın İngiltere ayağını oluşturan Gallerli uzmanların 5 bin kadın üzerinde yaptığı inceleme, bazı hastalar için daha az müdahaleci yöntemlerin ameliyat kadar etkili olabileceği sonucuna vardı.
Araştırma, lenf bezelerini ameliyatla almak yerine tedavide radyoterapinin kullanılabileceğini vurguladı. Meme cerrahı Profesör Robert Mansel, bu sayede daha az kadının ek ameliyat olması gerekeceğini söyledi. 5 bine yakın kadın üzerinde yapılan araştırmada, radyoterapinin, koltuk altındaki lenf bezelerinin ameliyatla alınması kadar etkili olup olmadığına bakıldı. 

İngiltere'deki araştırmaları yürüten Cardiff Üniversitesi Tıp Fakültesi Kanser ve Genetik Enstitüsü'nden Profesör Mansel bunun önemli bir deneme olduğunu ve uygulamada değişim sağlayacağını söyledi. Mansel şöyle devam etti: "Meme kanseri için ilk ameliyatı yaparken koltuk altındaki lenf bezesini de kontrol ediyoruz. Lenflere yayılma olmuşsa büyük bir ameliyatla bu bezelerin tamamını alıyoruz. Ama deneme sonucunda bu lenf bezelerini almanız gerekmediği, koltuk altına radyoterapi uygulamanın yeterli olduğu görüldü." Mansel, kolda kanserin geri dönme olasılığının %1 olduğunu, ameliyat halinde de aynı riskin söz konusu olduğunu söyledi. Mansel, ameliyat yerine radyoterapinin iyileşme sürecini daha olumlu kılacağını, daha az yan etkiye neden olacağını ve daha ucuz olacağını vurguladı.

 Ünlü yıldızın kanser riskine karşı önlem olarak mastektomi yaptırıp meme dokularını aldırttığını açıklamasının yankıları sürüyor. Jolie’nin hassas kararının benzeri durumdaki pekçok kadını önlem almaya sevk edeceğini ileri sürenlere karşılık, 37 yaşındaki yıldızın açıklamalarıyla örnek oluşturup pahalı ve gereksiz ameliyatlara yol açabileceği endişeleri de dile getiriliyor.

Jolie’ye mastektomi ameliyatını gerçekleştiren Amerikalı cerrah Kristi Funk, blogunda operasyonu ayrıntılarıyla anlattıktan sonra “Umarım Angelina yarattığı farkındalık dünyada sayısız yaşamı kurtarır” diye yazdı.

İngiltere’deki Meme Kanseri Kampanyası adlı sivil toplum örgütü ise “Jolie’nin açıklamaları meme kanseri ve genetik riskler konusunda farkındalık yaratma açısından çok önemli” dedi. Örgüt, kadınları pahalı genetik testlere ve geri dönüşü olmayan mastektomi ameliyatlarına başvurmadan önce, uzman görüşlerini dikkate almaları konusunda uyardı.

Angelina Jolie’nin ameliyatı eşinden başka kimseye haber vermediği de ortaya çıktı. Sanatçının babası oyuncu Jon Voight, New York Times’ta makale çıkmadan bir gün önce kızıyla buluşmasına rağmen konudan haberdar olmadığını söyledi. Voight, “Bunu neden saklama gereği duyduğunu anlayabiliyorum. Onu cesaretinden ötürü kutluyorum” dedi.

 Altı çocuk annesi 37 yaşındaki oyuncu, New York Times gazetesi için kaleme aldığı yazıda neden mastektomi ameliyatı olduğunu anlattı. Jolie, "Doktorlar meme kanserine yakalanma riskimin yüzde 87, yumurtalık kanserine yakalanma riskimin de yüzde 50 olduğunu söylüyor. Riski azaltmak için proaktif olmaya karar verdim" dedi.

Angelina Jolie, ameliyatların Şubat'ta başladığını ve Nisan sonunda tamamlandığını söyledi.
Jolie "Tıbbi Tercihim" başlıklı makalede, Annesinin yaklaşık 10 yıl boyunca kanserle savaştığını ve 56 yaşında öldüğünü belirtti. Çocuklarının da aynı hastalık yüzünden annesiz kalmasını istemediğini belirten Jolie, "Bozuk bir gen (BRCA1) taşıyorum ve bu benim meme kanseri, yumurtalık kanseri olma ihtimalimi ciddi oranda artırıyor" dedi.

Angelina Jolie, 9 hafta süren ve çifte mastektomi gerektiren ameliyatların ardından meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 5'e düştüğünü söyledi. Jolie, bu süre içinde eşi Brad Pitt'ten büyük destek gördüğünü vurguladı.

Yazının orjinali için  My Medical Choice 

 Bizim baba tarafında bütün kadınlar kanserden öldü, rahim kanserinden. Yani ailede riskin yüksek olduğunu biliyorduk aslında -- ama kendimize kondurmuyorduk.
Sonra bizim kuşaktan bir kuzende kanser çıkınca, BRCA1 geninde tıklayın mutasyon taraması da yapıldı ve sonuç pozitif çıktı. Bunun üzerine doktorlar bütün aileye tarama önerdi. Ama 10 kadın kuzen arasında bir tek ben yaptırdım bu taramayı.
Tarama kararını almak için bile, psikolojik olarak çok güçlü olmak lazım. Zaten ailede bir kişi kanser olunca herkes olmuş gibi oluyor, çok ağır bir psikoloji. Yakınınızı hayatta tutmaya çalışırken bu zorlu yolculuğa sizin de çıkabileceğiniz düşüncesi çok ağır. Ama ben biliyor olmayı tercih ettim. Çok araştırdım, okudum, yurt dışından kaynaklara baktım ve gözümü kapatıp testi yaptırdım. Sonuç pozitif çıktı. Süreçler Türkiye'de bundan 3-4 yıl önce daha zorlu yürüyordu.
Bu işin psikolojik boyutunun ne kadar yoğun olduğunu doktorlar tam bilmiyordu. Sizin dilinizden konuşan, doğru yaklaşan doktor bulmak çok zordu.

Şok ve doktorlar
Her görüşmeden ağlayarak çıkıyordum. "%90 kanser olacaksın. Hemen yat, alalım memelerini" diye, dan dan söylüyorlardı yüzüme. Sağlıklı bir insan olarak girdiğiniz muayenehanede %90 gibi rakamlar duymak, karşılığında kadın olarak vücudunuzun önemli bir parçasından ayrılmak çok zor. Psikolojik yardım konusunda Türkiye'de herhangi bir örgüt, kurumsal bir destek yok, en zor kısmı da bu zaten. Destek grupları daha yeni yeni oluşuyor -- çünkü zaten çok az insan test yaptırıyor.
Yaptıranlar da hem psikolojisinin ağırlığından, hem bir daha sağlık sigortası bulamamak korkusuyla kimliklerini açıklamaya çekiniyor. Ben de ailemdem destek aldım, onun dışında psikoloğa gittim kendimi hazırlamak için.
Hazır olunca, rahim ameliyatımı oldum. Şimdi de meme ameliyatı olmam gerekiyor ama peşpeşe yaptırması zor. Psikolojik olarak hazır olmam gerekiyor, bekliyorum ben de. Bu arada takip protokolleri çok ağır. Her altı ayda bir MR, mamografi, kan testi yaptırmak gerekiyor. Ve hala her kontrolde doktorlarla cebelleşiyorum, hemen ameliyat olmuyorum diye kavga ediyoruz. Rakamlardan söz eden doktorların anlayamadıkları şey şu ki, bu benim için bir geçiş süreci ve hazır olmam gerekiyor.
Onların da bu süreci anlayarak, sakin ve korkutmadan konuşmaları gerek.

Yine de
Bütün bu zorluklara rağmen risk testini yaptırmanın gereğine kuvvetle inanıyorum. Birinci dereceden akrabası meme ya da rahim kanseri olan her kadının bu testi yaptırması, kendisinde bu tür bir kanser çıkan her kadının çocuklarına bu testi yaptırması gerekiyor. Görmezden gelmek ve kaderci olmak da bir seçim tabii - ama ben cesaret göstererek tedbirli olmayı seçtim. Rahim ameliyatında, bir haftalık bir zorluk çekerek, riskimi %70'lerden sıfıra indirdim. Dünyanın sonu da gelmedi.

 Jolie, genetik açıdan meme kanserine yakalanma riski yüksek olduğu anlaşılınca mastektomi yaptırdığını açıklamıştı. Peki Türkiye'de de genetik risk unsurunu belirleyen tıklayın testler yapılıyor mu? Bu risk ne kadar ciddiye alınmalı? Ameliyat şart mı? Marmara Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Serdar Turhal'a sorduk:

Meme kanserinde risk oranını arttıran unsurlar nelerdir?
Meme kanserinde riski arttıran faktörler arasında yalnızca genetik faktörler yok. Ama tabii ailede bir kişinin özellikle 50 yaşın altında meme kanseri olması, diğer aile bireylerinin meme kanserine yakalanma ihtimalini arttırıyor. Bilinen en yüksek risk faktörü memeye radyoterapi verilmiş olması. Ama bu günümüzde pek sözkonusu değil. Geçmişte başka sebeplerle radyoterapi uygulanan hastalarda meme kanseri riskinin 47 kat arttığı görülünce böyle uygulamalardan vaz geçildi. Şu anda meme kanseri için en büyük risk oranı yaştır, insanlar yaşlandıkça risk artıyor. Onun dışında geç doğum yapma gibi faktörler de var meme kanseri riskini arttıran.

Genetik riskler üzerinde durursak, Angelina Jolie'deki gibi mutasyona uğrayan genleri tespit etmek için nasıl bir test yapılıyor, bu testler Türkiye'de de uygulanıyor mu?
Meme kanserini araştırmak için iki tane gen öne çıkıyor: BRCA1 ve BRCA2. Tetkikler Türkiye'de de bildiğim kadarıyla kitler yurtdışına gönderilerek yapılıyor. Bildiğim kadarıyla diyorum, çünkü Türkiye'deki üniversitelerde bunu yapan laboratuarların fazla bir devamlılığı olmuyor. Bunu yapan kişi ayrılıp gidebiliyor, başka bir merkeze geçebiliyor, Amerika'ya dönebiliyor. Böyle olunca, "Devamlı olarak şu merkezde düzenli olarak yapılıyor" demekte sıkıntı çekiyoruz. En güvenli hali, yapılan testlerin yurtdışına gönderilmesi. O halde bu testler yaygın değil Türkiye'de. Doğru. Sosyal güvenlik sistemi de karşılamadığı için bunu, pek yaptıran hastamız olmuyor.

Bu konuda halkı bilinçlendirmek için neler yapılıyor? Halk yeteri kadar biliyor mu böyle bir test olduğunu?
Daha önce genetik tetkiklere karşı halkımızın bilgilenmesiyle ilgili Marmara Üniversitesi'ne gelen hastalar üzerinde yaptığımız analizlerden biliyoruz ki, hastaların yarısından fazlası bu tür tetkiklerden haberdar. Artması için tabii ki bilgilendirmenin devam etmesi lazım. Türkiye'de bu alanda çalışan destek grupları var mı? Örneğin ABD'de Riskinizle Yüzleşin adında bir destek grubu bulunuyor.
Özel hastanelerde, dar kapsamlı destek grupları olabilir. Ama Türkiye genelinde bu anlamda yürütülen, düzenli yürüyen çabalar yok. Ara sıra, belli sürelerle kısıtlı bazı kampanyalar yapılabiliyor. Örneğin geçmişte Avon firmasının böyle bir bilgilendirme kampanyası yaptığını hatırlıyorum. 

Mutasyona uğrayan BRCA1 geninin genellikle Doğu Avrupa kökenli Yahudilerde görüldüğüne dair araştırmalar var. Türkiye'de görülme oranı hakkında da araştırmalar bulunuyor mu?
Bu tetkikler Aşkenazi Yahudileri üzerinden geliştirildiği için, örneğin İspanya'da yapılan çalışmada kodon dediğimiz bu gen üzerindeki değişikliklerin İspanyol hastalarda, Amerika'daki tetkiklerde bakılan kodonlarla birebir aynı olmadığı görülüyor. Toplumlar arasında bu tür farklılıklar olabilir. Türk hastalarda BRCA1 mutasyonlarının hangi kodonlara yerleştiğinin anlaşılabilmesi için tüm kromozomların taranması şeklinde belki birkaç yüz hasta üzerinde bir araştırma yapılmalı, ancak o zaman güvenilir bir şekilde Türkiye'deki meme kanseri ile ilgili değerlendirme yapabiliriz. 

Bu testler risk oranını sağlıklı bir şekilde tespit edebiliyor mu?
Şüphesiz ki o bildiğimiz kromozomlar üzerinde bir cevap veriyor. Ama tabii ki meme kanserinin belki yüzde 95'i sporadik dediğimiz, yani genetik bağlantısını gösteremediğimiz kanserler. Dolayısıyla bu yüzde 95'in şu anda bilemediğimiz, keşfedemediğimiz farklı genetik yatkınlıkları olabilir. Onun için bu tür tetkikleri yaparken sınırlı sayıda hastayı değerlendirdiğimiz bilinmeli.

Risk belirlendikten sonra atılacak adımlara gelirsek, bu risk ne kadar ciddiye alınmalı? Hastalık çıkmadan ameliyata girmek gerekli mi?
Bu şüphesiz opsiyonlardan birisi. Meme kanseri riski yüksek olan bir kadın, bu hastalığın ortaya çıkıp çıkmadığını her gün sıkıntısını çekerek yaşamak yerine meme dokusunu aldırarak, bu riski yüzde 99'lar çerçevesinde azaltabilir. Bu kişinin bireysel kararıdır. Doktorun görevi tetkikler yapıldıktan sonra hastaya riskinin ne olduğu konusunda bilgi vermek olmalıdır.

Peki mastektomi nasıl yapılıyor?
Genellikle meme kanseri riski olduğu zaman yapılanlarda, deriyi koruyucu mastektomi diyoruz, yüzeydeki deri kalıyor, onun altındaki meme dokusu alınıyor, sonra da bir implant yerleştiriliyor. Ama meme kanseri olduğu zaman genelikle o kanserli dokuya yakın gelen cilt dokusunun da alınması sözkonusu oluyor. Koruma amaçlı yapılan mastektomi ameliyatıyla, kanser olmuş kişiye yapılan ameliyat arasında farklar var.


Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği, “Erken Tanı Hayat Kurtarır” sloganı ile yola çıkan Rotary Farkındalık Korosu’nun Nilüfer ile birlikte 1 Nisan 2013 Pazartesi gecesi Ankara MEB Şura Salonu’nda vereceği konseri destekliyor. 1-7 Nisan Kanser Haftası sebebiyle bir araya gelen Nilüfer ve Rotary Farkındalık Korosu farkındalık yaratmanın ve hayata bağlılığın önemini beraber söyleyecekleri şarkılarıyla anlatacaklar.

Çeşitli yaş ve meslek grubundan, meme kanseri ile mücadele etmiş yaklaşık 40 kadını bir araya getiren Rotary Farkındalık Korosu kadınları meme kanserinde erken tanı, tedavi ve onarım konusunda bilgilendirerek, toplumda bu konudaki farkındalığı artırmak için kuruldu. Çünkü günümüzde meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olma özelliğini sürdürüyor. İstatistiklere göre her yedi kadından bir tanesi hayatının bir döneminde bu hastalığa yakalanıyor. Gerek tedavi yöntemlerinin gelişmesi, gerekse erken tanı konusunda artan farkındalık, hastalığın tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar alınmasını sağlıyor. Bu konudaki dikkatler artık şimdiye dek ihmal edilen meme onarımına, tedavi sonrası kaybedilen bütünsel görünümün yeniden kazanılmasına çevrildi. Geçmişte, kanser tanısı konulduğunda onarım seçenekleri göz ardı edilirken, tedavinin bir parçası olarak ele alınmıyordu. Gelişen Plastik Cerrahi teknikleri sayesinde kaybedilen memeyi yerine koymak, tedaviyi tam olarak gerçekleştirmek mümkün.

“Ne gerek var?” demeyin!
Meme kaybı uzun dönemde kadınların hayatını olumsuz etkileyebiliyor. Hasta yakınları her ne kadar bu süreci bir an önce atlatabilmek için meme onarımına “Ne gerek var?” tarzında yaklaşsalar da bu durum hastanın ruh sağlığını olumsuz etkiliyor. Hastalar depresyona girebiliyor, aile ilişkileri kötüye gidebiliyor. Özellikle yaz aylarında giyim konusunda yaşanan zorluklar can sıkıcı olabiliyor. Dışarıdan kullanılan silikonlar cildi tahriş ediyor, vücut asimetrisi yüzünden belkemiğinde eğrilikler oluşabiliyor. Bu nedenle, hastaların ilk kanser teşhisi konulduğunda onarım seçenekleri hakkında da bilgilendirilmeleri ve bir Plastik Cerrah tarafından değerlendirilmeleri büyük önem taşıyor. Uygun hastalarda meme alınırken aynı anda onarım yapılması mümkün.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği’nin Genel Sekreterliğini de yürütmekte olan Prof. Dr. Sühan Ayhan, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Memenin kaybını takiben yeniden yapılması, meme kanseri ile yüzleşen, mücadele eden kadınlar için yaşama tutunmalarını sağlayan bir umuttur. Onlara sürekli hasta olduklarını hatırlatan fiziksel bir eksiklikten ve yaşamlarını zorlaştıran sutyen içine yerleştirdikleri protezden kurtuluştur. Psikolojik durumu düzelten, özgüveni ve yaşam kalitesini yükselten, iş yaşamında başarıyı artıran ve özel yaşamda daha mutlu olmalarını sağlayan bir araçtır. Hastaların memeleri alındığında yeniden yapılabileceğini bilmeye hakları vardır. Bu nedenle cesaretleri kırılmamalı, aksine yüreklendirilmeli ve bir plastik cerrahi uzmanına yönlendirilmelidirler”.

Erken tanı hayat kurtarır, meme onarımı hayata bağlar
Plastik cerrahlar uzun süredir meme onarımlarının gerekliliği konusunda toplumu ve meslektaşlarını bilgilendiriyor. Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Meme Onarımı Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Akın Yücel bu konuda sürdürdükleri çalışmaları şu şekilde özetliyor: “Bu konuda üç alanda çalışma sürdürüyoruz. Birincisi plastik cerrahları meme onarımı teknikleri konusunda eğitmek, düzenli olarak kurslar, kongre ve sempozyumlar düzenlemek. İkincisi meme kanseri ile uğraşan diğer branş hekimlerini bilgilendirmek ve plastik cerrahlarla işbirliği yapabilmeleri için gerekli düzenlemeleri yapmak. Üçüncüsü meme kanseri hastalarını ve kamuoyunu onarım seçenekleri konusunda bilgilendirmek. Amacımız meme kanseri olan her kadının hekimleri tarafından onarım seçenekleri konusunda bilgilendirilmelerini ve her hastanın da meme onarımını talep etmesini sağlamak”.

Nilüfer ve Rotary Farkındalık Korosu’nun konseri 01 Nisan 2013 saat 20:00’de Ankara MEB Şura Salonu’nda gerçekleşecek. 

Bu "izler" kanserin olası varlığına işaret ediyor. Çalışma, kanser hastalarından alınan DNA örneklerinin görünümleri ile sağlıklı kişilerden alınan örneklerin karşıştırılmasıyla yapıldı.
Biliminsanları, prostat, rahim ya da meme kanseri olan 100 bin kanser hastasının DNA'larını inceledi. İncelenen "hastalıklı" DNA görünümleri ile hasta olmayan başka bir gruptan alınan DNA görünümleri ile karşılaştırıldı. İngiltere merkezli Kanser Araştırmaları merkezinden Profesör Ros Eeles, bu sayede tedavi yöntemlerinin köklü bir değişime uğrayabileceğini söylüyor.

"Hastaya göre tedavi"
Eeles, "Hastaya göre tedavi dönemine gireceğimizi söylemek hayalcilik olmaz. Bu kişilerin taşığı riske göre izleme ve tedavi programları uygulanabilecek." diyor.
Yapılan bir analiz göre, aile geçmişlerine bakılarak yüzde 20 oranında risk taşıdığı düşünülen kişilerin DNA görünümleri "gerçekten" kanser olup olmayacaklarını yüzde 60 isabetlilikle belirliyor.
Çalışma ile bağlantısı olmayan kimi uzmanlar varılan sonuçların cesaret verici olduğunu ancak verilerin hastaların bakımına nasıl kılavuzluk edeceğini görmek istediklerini söylüyor.
Prostat ve meme kanseri riskini belirlemenin daha olasılıklı olduğu söyleniyor.
Meme kanseri kadınların en çok zarar gördüğü kanser cinsi olarak öne çıkıyor; her yıl bir milyon kişi bu kanser cinsine yakalanıyor.
Erkeklerde ise en yaygın görülen kanser cinsi akciğer kanseri, sonra prostat kanseri geliyor; her yıl 900 bin erkek akciğer kanserine yakalanıyor.
Çalışmaya Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve diğer ülkelerden 130 kadar kuruluş katıldı.
Araştırmanın maliyetini İngiltere merkezli Kanser Araştırmaları üstlendi.

 Sadece bir sağlık sorunu değil aynı zamanda sosyal ve ekonomik yönleriyle insanların yaşam kalitesini de etkileyen toplumsal bir sağlık sorunu olan kanserin tedavisinde, günümüzün farklı yaklaşımları aracılığıyla yeni tedavi yöntemleri uygulanıyor. Ancak bütün bu yaklaşımlar ve tedavi yöntemlerine karşılık, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl 12.4 milyon yeni kanser vakasının görüldüğü dünyamızda erken teşhis, tedavinin temel noktasını oluşturuyor.

Özellikle kadınlar arasında en sık görülen kanser türlerinden biri olan meme kanseri, her ne kadar sık görülse de, erken teşhis edildiğinde tedaviye en kolay cevap veren hastalıklardan biri olarak ön plana çıkıyor. Bir tümör ne kadar erken teşhis edilirse, hayatta kalma şansı da o kadar yüksek oluyor. Erken teşhis ile beş yıllık hayatta kalma oranı yüzde 98’e kadar çıkıyor. Bu kapsamda sağlık ve iyi yaşam alanlarının lider şirketi Philips’in Türkiye genelinde kadın sağlığı üzerine geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği araştırma çalışması, kadınlar arasında en sık görülen meme kanserinde farkındalık düzeyine ilişkin çarpıcı tespitler sunuyor. Araştırma sonuçları, kadınların üçte birinin hayatında hiç jinekoloğa gitmediğini ancak, kadınların yüzde 78’inin her yıl düzenli olarak mamografi çektirmenin meme kanseri teşhisine etkisinin büyük olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’de erken teşhis konusunda özellikle kadınlarda nispeten oluşmaya başlayan bu bilinçli yaklaşım, genel olarak kanser tedavisinde kadınlara çok iş düştüğünü gösteriyor.

Philips Sağlık Türkiye Genel Müdürü Esen Tümer yaptığı açıklamada özellikle aile fertlerinin sağlık durumunun takipçisi ve yöneticisi olan kadınların bu konuda bilinçlenmesinin öneminin altını çizerek, gerekli farkındalık yaratılırsa cok sayıda kanser vakasının erken evrede teşhis edilip, daha kolay ve etkin biçimde tedavi edilebilecegini ifade etti.

Kanser, toplumsal bir sağlık sorunu
Buna karşılık, Dünya Kanser Teşkilatı (UICC) tarafından açıklanan kanserle ilgili doğru ve yanlış bilinen bilgiler, bu hastalığa bakış açısında bilinçli bir yaklaşımın henüz tam olarak oluşmadığını ispatlıyor. Sadece bir sağlık sorunu olmayan aynı zamanda sosyal ve ekonomik yönleri olan toplumsal bir sağlık problemi olan kanser, günümüzde sadece bir sağlık sorunu olarak algılanıyor.

Erken teşhisin ve yeni tedavi yöntemlerinin etkisiyle önlenebilir kanser türleri arasında ilk sırada yer alan meme kanserinde, mamografinin çok büyük bir önemi bulunuyor. Bugün 4 farklı yöntemin uygulandığı meme kanseri tedavisinde erken teşhisin yanı sıra en düşük dozda mamografi aracılığıyla elde edilen en kaliteli sonuçlar, tedavinin en doğru yol haritasını ortaya koyuyor. Sağlığa sadece teknoloji değil hastalar ve sağlık profesyonelleri açısından yaklaşan Philips, geliştirdiği MicroDose Mamografi ile meme kanserinde erken teşhis ve tedavide düşük dozun önemine dikkat çekiyor.

Tüm görüntüleme ve tanı yöntemleri arasında meme kanserini en erken saptayabilen yöntem mamografi, tümörleri dokunarak tespitten üç yıla kadar daha önce ortaya çıkarabiliyor. Ancak bu noktada Tıp dünyasında mamografinin radyasyona dayalı bir teşhis yöntemi olması dolayısıyla yüksek doz radyasyon içerdiğine ilişkin tartışmalar yaşanabiliyor. Bu noktada da düşük dozlu MicroDose Mamografi, diğer dijital mamografi sistemlerine kıyasla yüzde 18 ile 50 arası bir doz azaltımı anlamına geliyor.

 Hollywood’un bile ilgisini çeken Prof King ile Türkiye’ye bir öğrencisinin düğünü için geldiği Ankara’da, Amerikan Büyükelçiliği rezidansında sohbet etme imkanı bulduk.
Tabi en önemli soru, Türkiye’de son dönemde en çok tartışılan konuydu; Milliyetçilik.
Nedir milliyetçilik? Doğuştan mı gelir, kültürel olarak mı oluşur?
İşte Prof Mary-Claire King’in yorumu;
"Milliyetçilik bana göre insanların seçtiği bir olgu; İnsanların kendileri için seçtiği bir siyasi kimlik. Vatandaşlık kimliği. Ben bir Amerikalıyım. Amerikan bakış açısıyla baktığınızda, sonuçta bizim ülkemize hepimiz gezegenin tüm bölgelerinden göçmen olarak gelmedik mi?"

“MİLLİYET KÜLTÜREL BİR KONUDUR, GENETİK DEĞİL…”
Prof King, genetik araştırmalar sonucunda aslında tüm insanlığın "Afrika kaynaklı olduğuna" da dikkat çekti; "Genetik,insanların nereden geldiklerinin, göç ettiklerinin belirlenmesinde çok büyük başarıyla kullanılıyor. Şu anda dünyanın her bölgesinde yaşayan insanların, Afrika'daki ortak geçmişimizden çıktıktan sonra, nerelerden geçerek bulunduğu yere geldiği genetik yoluyla belirlenebiliyor. Aslında hepimiz original olarak Afrika’dan geliyoruz. Afrika’dan Asya’ya geçilmiş. Ardından Avustralya’ya gitmişler. Sonra Doğu Asya’ya. Yukarıya doğru gidilmiş, buradan Avrupa’ya geçiş olmuş.
Pekçok insan aşağıya, yukarıya, doğuya batıya durmadan göç etmiş 50 bin yıl boyunca.
Genetik bu açıdan bakınca çok değerli; bize göç hakkında bilgiler veriyor. İnsanların iklime nasıl adapte olduklarını, bulaşıcı hastalıklara karşı verdikleri tepkileri anlatıyor. Bu açıdan bakınca, milliyet kültürel bir konudur, genetik değil..."

“TÜRKİYE’DEKİ DEMOGRAFİK YAPI BÜYÜLEYİCİ…”
Prof King, Türkiye'deki demografik yapıyı "büyüleyici" olarak nitelendiriyor. Bunun nedeni ise, Anadolu topraklarının binlerce yıl boyunca göç yollarında yer alması;
"Türkiye, dünyada genetik açıdan en büyüleyici ülkelerinden biri. Bunun en önemli nedenleri arasında, ülkenin tarihi demografisi geliyor. Hem ülkenin kültürel tarihi, hem de insanlarının yüzyıllar boyunca yaptıkları göçler, Türkiye'yi genetik bilimi açısından büyüleyici kılıyor" diyor Dr King ve ekliyor; "Türkiye'ye pekçok kez ziyarette bulundum. Bu ziyaretim ise Amerika'daki bir post doktora öğrencimin düğünü. Kendisi Ispartalı, evleneceği, o da genetikçi olan kız arkadaşı Ankaralı. Ankaralı kızın ailesi çok modern bir aileden geliyor. Ispartalı erkeğin ailesi ise daha geleneksel. Hem Ankara'da, hem de Isparta'da düğün yapılacak. Ve benim de katılma şansına erişeceğim bu iki farklı düğün bile, Türkiye'nin kültürel açıdan ne kadar zengin olduğunun göstergesi. Ve o evlenen ikisi; benim akademik çocuklarım onlar..."
Prof King'e göre, bu kültürel ve genetik zenginlik, Türkiye'yi özellikle tıp alanındaki araştırmalar açısından çok önemli kılıyor;
"Kanser, şizofreni, kalp hastalığı gibi, tüm insanlarda görülme olasılığı bulunan hastalıkların araştırılması konusunda, bu kadar büyük bir demografik zenginlik büyük önem taşıyor."

GENETİK BİLİMİNİN İNSAN HAKLARINA KATKISI
Prof King’i bilim dünyasında önemli kılan unsurlardan biri de, genetik bilimini insan haklarının kullanımına sokmuş olması. Arjantin’deki darbeciler, pekçok kadın ve erkeği hapishanelere gönderdiklerine, çocuklarını da alıp, evlatlık verdiler.
İşte o annelerin, kendilerinden izinsiz evlatlık verilen çocuklarını arayışının önünü açtı Prof. King’in çalışmaları.

PERŞEMBE BÜYÜK ANNELERİ…
Arjantin’de cuntacıları pes ettiren yolda işaret fişeğini, kızları hapiste, torunları evlatlık verilen büyükanneler başlattı. Her Perşembe toplanıp, torunlarını geri isteyen büyükannelerin hareketi “Perşembe büyük anneleri” adını aldı. Tıpkı daha sonra Türkiye’de de ortaya çıkan “Cumartesi anneleri” gibi, haklarını barışçı gösterilerle aradılar.
Bu insani çağrı, tüm dünyanın ilgisini çekince Arjantinli cuntacılar, topu bilinmeze atmak istediler;
“Hangi çocuğun kime evlatlık verildiğini bilmiyoruz. Aradan yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Gerçek ailelerin bulunması mümkün değil” diyerek, tepkileri savuşturmak istediler.
İşte tam bu aşamada devreye Prof King girdi. Yaptığı genetik çalışmalarla, tek tek evlatlık verilen çocuklarla, anne-babaların genetik örneklerini karşılaştırdı. Ve çocukların, gerçek ailelerine geri verilmelerinin önünü açtı.

“ŞİLİ’DE YÜZLERCE ÖĞRENCİM ÖLDÜ, KAYIP OLDU”
Prof King’in Arjantin’deki bu genetik çalışmaya gönüllü olması aslında tesadüf değil. Çünkü kendi hayat hikayesi içinde de benzer bir askeri darbe deneyimi var;
“Şili de, insanın evrimi üzerinde bir projede çalışıyordum. Hem ders veriyor, hem de saha çalışmaları yapıyorduk ki, 1973 yılında Şili askeri darbesi yaşandı. Darbeden sonra Şili'de kalamadık. Pekçok öğrencim öldürüldü ya da kayboldu."

ŞİLİ DARBESİ ETKİSİNDEN KURTULMAYA ÇALIŞIRKEN, MEME KANSERİ GENİNİ BULDU
Şili’de yaşadığı bu darbe tecrübesini atlatma çabaları, Prof King’in tüm dünya kadınları için “büyük müjde” niteliği taşıyan buluşu yapmasının da önünü açmış. Şili’deki darbenin yarattığı depresyondan kurtulmak için kendisini çalışmaya veren, meme kanseri projesine dahil olan Prof King, kadınların kabusu meme kanserinin nedenini, meme kanseri genini bulmuş. Bu buluş tıp dünyasında, meme kanseri ile mücadelede çığır açan adım olarak görülüyor. Prof King, kendisini bu büyük buluşa götüren ortamı şöyle anlattı;
"Ülkeme dönüşte, Şili'ye ilişkin bu kötü olayların etkisinden kurtulmak için entellektüel açıdan farklı bir çalışma yapmak istedim. O dönem, Başkan Richard Nixon'ın kansere savaş açtığı dönemdi. Kanser araştırmalarına hiç olmadığı kadar çok mali kaynak ayrılıyordu. San Fransisco'da meme kanseri araştırmasına ilişkin bir projeden davet aldım. Ve Şili'nin kötü anılarından kurtulmak için de kendimi çalışmaya verdim..."
İşte bu proje açmış meme kanseri geninin bulunmasının önünü. Prof King anlatıyor; "Bu araştırmaya hevesle başladım çünkü meme kanseri kadınlar açısından çok önemli bir sorun. Meme kanseri konusu o zamana kadar hep çevresel etkiler üzerinden incelenmiş, hiç evrim açısından incelenmemişti. Sonuçta, meme kanseri geni ortaya çıktı."

"BİZ DE GAZETECİLER GİBİ ÇALIŞIYORUZ; DUYGULARIMIZI KATMADAN..."
İnsan hakları gibi çok zor bir alanda da çalışan Prof King, bilim insanları ile gazeteciler arasındaki benzerliğe de dikkat çekti;
"İnsan hakları alanında çalışmak çok önemli. Çünkü aileleri biraraya getiriyorsunuz. Bunu bir gazeteci olarak en iyi sizin takdir edeceğinizi sanıyorum; çünkü, yeteneklerinizi, işinizi insan hakları gibi bir alanda kullanmanın ne kadar önemli olacağını siz gazeteciler de biliyorsunuz. Böylesine önemli bir konuda, teknik kısma odaklanmak, duyguları bir tarafa bırakmak, kısacası profesyonel davranmak çok önemli. Yine tıpkı gazetecilerin yaptığı gibi. İşinizi doğru nedenlerle yaptığınızı bilmeniz gerekir. Kafanızda hiçbir şüphe olmaması gerekir. Zaten bu benzerlikler yüzünden gazetecilere çok büyük saygı duyuyorum."

"Önce işimi yapıyorum, sonra bırakıyorum annelik duyguları gelsin..."
Prof King, insan hakları alanındaki çalışmaların "hata kabul etmez" yönüne de dikkat çekti;
"İşiniz hata kabul etmiyor. Aileleri biraraya getirmek için herşeyi doğru yapmanız gerekir. Eşleşmelerin doğru yapılması, istatistiklerin doğru konulması çok önemli. Bu açıdan, duygusal gerçeklerin çalışırken dikkatinizi dağıtmasına izin veremezsiniz. Ancak sonuca ulaştığınızda, kararınızı tam ve açık olarak ortaya koyduğunuzda, işin duygusal yanını düşünebilirsiniz. Ancak iş bittiğinde, kendinizi biraz geriye çekip bakabilir ve bir anne gibi hissedebilirsiniz, kendinize bunun için izin verebilirsiniz..."

BİLİMLE UĞRAŞANLARIN BAĞIMSIZLIĞI ÖNEMLİ
Prof King'in dikkat çektiği bir başka konu isebilim insanlarının bağımsızlığı;
"Bilim adamlarının önemli görevlerinden biri de hükümetlerine tavsiyelerde bulunmak. Hükümetlerin pekçok önemli konudatamamen bağımsız yanıtlara ihtiyaçları var. Bu açıdan bakınca, bilim insanlarının bağımsız olmaları çok önemli."
Prof King, ABD'de Ulusal Bilim Akademisi'nin 1863 yılında Başkan Abraham Lincoln
tarafından, "tam da Amerikan iç savaşının ortasında" kurulduğunu anlatıyor ve ekliyor;
"Ben yine bir Amerikalı olarak konuşacağım; Amerika’da bilim yapmanın en güzel yanı, bağımsız olarak çalışabilmemizdir. Abraham Lincoln bizim Ulusal Bilim Akademisi'ni iç savaşın tam ortasında kurdu. O zaman, böyle bir adamın bundan başka yapacak pekçok işi olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak o, Akademi’yi bilerek savaş sürerken kurdu. Çünkü savaş sonrasında bağımsız bilim insanlarına, mühendislere danışma ihtiyacı duyacağını biliyordu. Onların tavsiyelerine ihtiyaç duyacağını biliyordu. 1863’te de bizim akademi bağımsızdı ve hükümeti de ciddi şekilde eleştiriyordu. Hala bunu yapıyor. Başkan Obama da,seçildikten sadece birkaç gün sonra akademiyi ziyaret etti, bilim insanlarına verdiği önemi göstermek için..."

 Sigara içmek tüm kanser tipleri için bir risk faktörüdür. Tütünün nikotin içermeyen bileşenlerinin genel olarak kanserojen oldukları düşünülmektedir. Nikotinin kanser hücrelerinin büyümesindeki etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Özellikle meme kanseri için yapılan epidemiyolojik araştırmalarda, sigara içmenin meme kanseri riskini arttırdığı görülmüştür. Fakat moleküler biyoloji araştırmalarında risk artışının tam olarak nasıl ortaya çıktığı bulunamamıştır.
Ulusal Kanser Enstitüsü Bildirisi'nde yayınlanan bir araştırmaya göre nikotin, nikotinik asetilkolin receptörüne (nAchR) bağlandığı zaman, sigara içme alışkanlığına ve aynı zamanda doğrudan meme kanseri oluşumuna neden olabileceği belirtilmiştir.
Nikotinin meme kanseri hücrelerinin gelişimi üzerindeki etkisini belirlemek için Tapei Tıp Fakültesi Doktoru Yuan-Soon ve arkadaşları, 276 farklı meme tümörü örneklerini, meme kanserli hücrelerdeki nikotinik asetilkolin reseptörünün etkileşimi ile normal hücrelerdeki nikotinik asetilkolin reseptörlerinin etkileşimleri açısından karşılaştırdılar.

Yapılan çalışmalar nikotinin kanseri tetiklediği görüldü!
Çalışma sonucunda meme kanserli hücrelerdeki reseptörlerin etkileşimlerinin daha yüksek olduğu ve bu etkinin ileri meme kanserinde erken meme kanserine göre daha belirgin olduğu saptandı. Çalışmada, nikotin etkisiyle reseptörü aktifleştiren alt maddenin (subunit) miktarının azaltılmasıyla tümor büyümesinin azaldığı saptandı. Yani nikotinin reseptöre bağlanıp etki yaratmasına aracılık eden maddenin miktarı azaltılınca nikotin ile reseptör arasındaki etkileşim de azaltılmış oldu. Normal meme hücreleri nikotin ile karşılaştıklarında, yani normal hücrelerdeki nikotin reseptörleri aktifleşince, hücrelerin kanserleşme eğilimlerinin arttığı görüldü.
Bu çalışmalarda, sigara içimi sonucu nikotin reseptörlerinin aktifleşmesiyle oluşan kanser yapıcı sinyallerin meme kanseri oluşumunda kesin etkileri olduğu sonucuna varıldı.
Kanser enstitüsünden Dr.Ilona Linnoila bu çalışmayı yorumlamış ve nikotinin, nikotinik reseptörleri harekete geçirerek kanseri tetiklemesinin yanı sıra bağımlılığı da tetiklediğini ve bu şekilde sigara tüketimini artırdığını belirtmiştir.

 Meme koruyucu mastektomi - ve üstün kozmetik sonuçlar - yeni bir araştırmaya göre, BRCA gen mutasyonu taşıyan genç kadınlar için iyi bir profilaktik seçenek olarak gözükmektedir.
Ancak meme kanseri için yüksek risk altındaki bu kadınların prosedürün kullanımıyla ilgili endişeleri olmuştur.
Boston Massachusetts Genel Hastanesi Kanser Merkezi'nden araştırmanın başyazarı 'Endişeler, BRCA mutasyon taşıyıcılarında meme koruyucu cerrahinin onkolojik güvenliğinden ortaya çıkmaktadır," diye açıkladı.
Diğer bir deyişle, geride kalan meme başı ve areola meme kanserine karşı savunmasız olabilir mi?
Araştırmacılar kısa vadede bunun olası olmadığını rapor ettiler.
Kendi merkezlerinde 2006- 2012 yılları arasında terapötik veya profilaktik meme koruyucu mastektomi uygulanan, BRCA gen mutasyonu olan 70 kadının hiçbirinde meme veya areola nüksü olmadığını, ancak ortalama izlem süresi sadece 11 ay (aralık 0 ila 40) olduğunu belirtti.
Bu veriler Cerrahi Onkoloji Derneği 'nin 66. Yıllık Kanser Sempozyumunda bir poster olarak sunuldu.
Bu çalışmaya dahil olmayan bir uzman, uzun vadeli rekürrens riski de son derece düşüktür dedi.
Nebraska Üniversitesi Tıp Merkezi’nden cerrahi profesörü Dr. Edibaldo Silva, 'Bu ameliyattan sonra meme içinde gelişen bir kanser riski ihmal edilebilir’ dedi.
Medscape Medikal News’ a yaptığı toplantıda 'Neredeyse meme içinde nüks görmediğini’ anlattı. 'Bu çalışma, meme koruyucu mastektomi ile meme içinde nüks ihtimalinin olmadığını belgeleyen literatüre eklenmiş bir çalışmadır’ dedi.
Silva bu operasyonun merkezinde gerçekleştirilmesinin muhteşem göründüğünü söyledi.
'Meme koruyucu mastektomi BRCA taşıyıcı olan genç kadınlar için uygundur çünkü bu risk azaltıcı ameliyatı daha kabul edilebilir hale getirir’, dedi.
Bu riski önemli düzeydedir: BRCA gen mutasyonları yaşam boyu % 60 ila % 80 meme kanseri gelişme riskine sahiptir. Cerrahi insizyon tam meme büyütme ameliyatındaki gibi meme altında kıvrım oluşturur. Meme dokusu çıkarılır ve meme başı ve areola da dahil olmak üzere meme dış tabakasını kaplayan deri değişmeden kalır. İmplantlar sonra yerine kaydırılır. 'Prosedür küçük veya orta büyüklükte göğüslü kadınlar için en uygundur ', diye açıkladı.
Bu prosedürün gerçekleştiğini anlamak genellikle zordur. Hastalar uyumaya gittiler ve sonra uyandılar gibi hissetmektedir.
Dr Lei, Medscape Medical News ' a 'Gerçekten iyi kozmetik sonuçları olan yaşam kalitesini yükselten cerrahinin faydaları geniştir " diye açıkladı.
1 Meme Başında DCIS(Duktal Karsinoma İnstu)
Çalışmada, BRCA mutasyonu olan 70 kadına – 41’ i BRCA1 ve 29’ u BRCA2 - bilateral meme koruyucu mastektomi uygulandı.
Kadınların medyan yaşı 41 (aralık, 23 ila 64) idi. 140 meme rekonstrüksiyonun, 72 sinde tek aşamalı implant, 60 ' ında doku genişletici; geriye kalan 8 meme de, diğer rekonstrüksiyon türleri kullanılmıştır.
Kanser olduğu bilinen sadece 27 meme (% 19), diğer memeler 113 (% 81) koruyucu olarak çıkarıldı.
Profilaktik prosedürlerin 2 (% 2) sinde beklenmedik bir malignite saptandı: 1 invaziv duktal kanser ve duktal karsinoma in stu (DCIS). Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, eksize edilen meme kanalı dokusunda tümör olmadığına işaret etti.
Bununla birlikte, tedavi edici mastektomi yapılan vakaların 1 (% 4)’ inde eksize edilen meme kanalı dokusunda ve çıkarılan meme-areola kompleksinde, DCIS bulundu. .
Dr. Lei, bu hastada DCIS’ in çok yaygın olduğunu açıkladı. 'Hastalık duktuslar aracılığıyla, meme duktusları boyunca ve meme başına içine yayıldı’, diye belirtti. Araştırmacılar bunu bir nüks olarak kabul etmedi, çünkü hastalık meme koruyucu mastektomi sırasında tespit edilmişti.
Tedavi amaçlı iki mastektomi sırasında bulunan lokal nüksün her ikisi de meme dışında idi: 1’ i göğüs duvarı / aksilla ve 1 ' i yalnızca aksillada idi.
140 göğüste ameliyat sonrası komplikasyonlar seyrekti: 2 olguda (% 1) meme başı nekrozu, 2 olguda (% 1) deri nekrozu, 4 olguda (% 3) hematom, ve enfeksiyondan dolayı 5 implant (% 4) kaybı görüldü.
Cerrahi Onkoloji Derneği (SSO) 66. Yıllık Kanser Sempozyumu; 7 Mart 2013 Poster Sunumu.

ABD 'de kanserden ölüm oranları azalıyor. Amerikan Kanser Derneği tarafından(ACS) yapılan basın açıklamasına göre 1991 'de ki zirveden sonra kansere bağlı ölüm oranları % 20 azalmıştır. Akciğer, kolorektal kanserler, meme ve prostat kanserlerinde ölüm oranlarındaki azalma daha da büyüktür. 
Verilere göre sadece 2009 'da 1,2 milyon kanser ölümü önlenmiştir. 
ACS ofis şefi PhD John Seffrin, gerçekte daha fazla doğum günü yarattıklarını söyledi.
Ayrıca ölüm oranlarındaki bu kazanımın tüm demografik gruplarda eşit olmadığının da farkında olunması gerektiğini söyledi. 
Bu açık kapatılmalı ki, insanlar fakir doğma şansızlığı ve dezavantajları yüzünden paniğe kapılmamalılar. 
Son rakamlar ACS tarafından yayınlanan iki raporda derlenmiştir. Bu raporlardan bir tanesi ACS web sayfasında yayınlanan 2013 Kanser Figürleri&Gerçekler, diğeri 17 Ocak 2013?te ?Cancer Journal for Clinicians 'da yayınlanan raporlardır. 
Veriler Ulusal Kanser Enstitüsü, Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi ve Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi 'nden elde edilmiştir. 
Bu ABD 'de kanserden ölümün azaldığını vurgulayan son birkaç hafta içinde yayınlanan ikinci büyük rapordur. Bu ayın başlarında Kanserde Ulusal Durum Yıllık raporu kanser ölümlerinin azalmaya devam ettiğini söylüyor. Son iki dekattır süren kanser mortalitesindeki azalma sevindiricidir, ancak halen katedilmesi gereken çok yol var. İnsan papilloma virüsüne(HPV) 'ye bağlı kanser insidansı artmaktadır ve HPV aşılamasının potansiyel koruyucu etkisi vardır. 
Pankreatik kanserlere işaret eden yeni raporda pankreas kanserlerine bağlı ölüm oranlarının halen arttığı, en öldürücü kanser tiplerinden biri olduğu ve hastaların çoğunun tanıdan sonraki ilk bir yıl içinde öldüğü ACS Sağlık ve Gözetim Merkezi 'nden, Rebecca Siegel ve Ahmedin Jemal tarafından vurgulanmaktadır. Araştırmacılar, birincil korunma, erken tanı ve tedavisinde ilerleme eksikliğinin ve pankreas kanseri araştırmaları için ek çaba gereğinin altını çiziyor. 

Kanser Ölümlerinde Azalma 
 
Kansere bağlı rapor edilen ölümler 1991 'de 215,1/100.000 den, 2009 'da 173.1/100.000 'e inmiştir. Kanserden ölüm oranlarında ki en büyük azalma 4 temel kanser akciğer, kolorektal kanserler, meme ve prostat kanserinde görülmektedir. Bu dört kanserden ölüm tüm kansere bağlı ölümlerin yarısıdır, ama akciğer kanseri en kötüsüdür. 2013 te tüm erkek kanserlerinde %28, kadın kanserlerinde %26 ölüm beklenmektedir. 
Son iki dekattır kolorektal kanserler, prostat kanserleri ve kadınlarda meme kanserinde ölümler %40, erkeklerde akciğer kanserine bağlı ölüm %30 azalmıştır. 
Ölüm oranlarında ki bu büyük azalma akciğer kanserinde sigara içiminin azaltılmasına, kolorektal kanserler, prostat kanserleri ve meme kanserinde erken tarama ve tedavideki gelişmelere bağlıdır. 
 

Kaynak: Medscape Medikal Haberler
 
 

Meme kanseri cerrahisi sırasında cerrahi sınırın tümörsüz olup olmadığını kontrol edebilen bir alet FDA( Amerika Gıda ve İlaç İdaresi) tarafından onaylandı. Alet Avrupa' da 2008 tarihinden itibaren ulaşılabilirdir.
 
Yeni alet, MarginProbe (Dune Tıbbi Cihazlar Şirketi),  lumpektomi esnasında çıkarılan memem dokusunu analiz eden tek bir prob içermektedir.  Radyofrekans spektroskopiyi kullanarak, çıkarılan meme dokusundaki cerrahi sınırdaki elektromagnetik özellikleri  analiz eder ve onları normal dokulardaki ve meme kanseri dokusundaki özelliklerle karşılaştırır. 5 dakika içinde prob dokuda kanser hücreleri olup olmadığını tespit eder. 
Eğer kanser bulunursa aynı seans içinde cerrah daha fazla doku çıkartabilir ve buda tekrar cerrahi gerekliliğini azaltır.
Aletin fiyatı 2000 $ civarındadır. 
Lumpektomi yapılan 664 kadından elde edilen veriler yeni aletin cerrahi sınırda tümör bulmada geleneksel intraoperatif görüntüleme ve palpasyon tekniklerinden üç kat fazla efektif olduğunu göstermektedir.  Sonuçlar bu aletin kullanılmasının reeksizyonu da azalttığını göstermektedir. 
Bu çalışmanın sonuçları henüz yayınlanmayı beklemektedir. Ancak Amerikan Kanser Derneği tarafından düzenlenen 2012 Meme Kanseri Sempozyumu' nda bazı verileri sunulmuştur. 
Susan Boolbol, aletin kullanılmasıyla başarılı komplet  cerrahi eksizyon oranının %22 olan kontrol grubuyla karşılaştırıldığında %72' lere ulaştığını rapor etmektedir( P < .0001). Kontrol grubunda reeksizyon yapılan hasta sayısı 62 iken aletin kullanıldığı grupta 33 hastadır (P = .001). 
 
Kaynak: Medscape Medikal Haberler
 

Daha önceki çalışmalar  biraz tutarsız olmasına rağmen, yeni bir çalışma CYP2D6 deki  genetik değişiklikler varlığında, tamoksifen kullanan meme kanserli hastalarda nüks ve ölüm olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir.
 
Avrupa ve Kuzey Amerika nüfusunun yaklaşık% 5 ila% 7'sinde  tamoksifenin zayıf metabolize olduğu düşünülmektedir ve bu hastalar basit bir testle  tespit edilebilir.  Ama bu testin rutin klinik kullanıma girmesi ,  onun kullanımını destekleyen verilerin tutarsızlığı nedeniyle gecikmiştir, iki  yeni geniş klinik çalışmanın verilerine göre CYP2D6'nin tamoksifenin etkinliğini tahmin etmediği sonucuna varılmıştır.
 
Yeni çalışmada CYP2D6 etkisizliğinin düşündürtmektedir. Sonuçlar , 5 yıl tamoksifen alımından sonra , tamoksifeni zayıf metabolize ettiği  düşünülen CYP2D6 genetik değişiklikleri olan meme kanserli hastalarda , rekürrens ya da ölüm oranlarının  CYP2D6 enzim aktivitesi normal kadınlara göre 2,5 kat daha yüksek bir oranda olduğunu gösteriyor. 
 
Buna ek olarak, CYP2D6 enzim orta düzeyde olan kadınlarda nüks veya ölüm oranları, normal CYP2D6  enzim aktivitesine  sahip olanlara göre  1.7 kat daha yüksekti.
 
Çalışmada Mayo Clinic Kanser Merkezi ve Avusturya Meme ve Kolorektal Kanser Çalışma Grubu (ABCSG) araştırmacıları tarafından yürütüldü  ve ilk kez Klinik Kanser Araştırma Dergisi(Clinical Cancer Research) 'nde  4 Aralık tarihinde online olarak yayınlandı.
 
Mayo Clinic'ten araştırmanın başyazarı Matthew Goetz, 'Bizim bulgularımız tamoksifen ile tedavi edilen erken evre meme kanserinde, CYP2D6'daki genetik değişikliklerin daha yüksek nüks ve ölüm olasılığına öncü olduğunu onayladı' dedi. 
 
Ancak, CYP2D6 daki  genetik değişimler,  2 yıl tamoksifen tedavisinden sonra anastrozole geçiş yapılan hastalarda nüks veya ölüm olasılığını etkilemedi. Aslında, anastrozole geçen kadınlarda, tersine nüks oranlarında azalma eğilimi olduğunu ekledi. 
Bu son sonuçlar ışığında, güncel öneri tamoksifenden bir aromataz inhibitörüne geçmenin, CYP2D6 metabolizması azalmış kadınlarda büyük yararla  sonuçlanması muhtemeldir.  Ancak, CYP2D6 zayıf metabolize olan kadınlar için, tamamen tamoksifenden kaçınarak  bir aromataz inhibitörü ile tedaviye başlamak en iyi yaklaşım olabilir, diye ekledi.
'Bizim yaklaşımımız adjuvan tamoksifen düşünülen invaziv ER + meme kanseri tanısı almış postmenopozal kadınlarda test uygulamaktır' dedi. CYP2D6  nın yavaş metabolize olduğunun tespit edilmesi halinde, tedaviye bir AI [aromataz inhibitörü] ile başlamayı  ya da tamoksifen üzerinden CYPD6 tarafından metabolize edilmeyen AI'lerine geçiştir' dedi. 
 
'Önemli bir soru,  5 yıl için tamoksifen üzerindeki etkili olan CYP2D6 metabolizmasının 5 yıl için bir AI lerinde de de yararlı olup olmadığıdır,' diye ekledi. 'Ancak, bu veri şu anda elimize yok ve ileriye dönük olarak oluşturulması gerekecektir.'
 
Çalışmanın sonuçlarına ulaşmak için tıklayınız. 
 
Kaynak: Medscape

Perjeta, pertuzumab olarak ta bilinmektedir, HER2+  kanserlerde kanser hücrelerinin yüzeyinde yüksek miktarlarda proteini hedef alan bir ilaçtır. 
ABD sağlık otoriteleri tarafından Haziranda onaylanan ilaç ; Avrupa Birliği tarafından 14 Aralık 2012' de onaylandı. 

Roche, HER 2 pozitif kanser olarak bilinen ve tüm meme kanserlerinin dörtte birini oluşturan tedavi edilemeyen kanserlerde Perjeta kombinasyonunun standart bir tedavi olacağını ummaktadır.

Kaynak: Reuters Sağlık


Bir çalışmanın sonuçlarına göre, İsviçreli ilaç grubu Roche' un ilacı Perjeta  agresiv ve inkurabl meme kanserli kadınlarda plaseboyla karşılaştırıldığında yaşam süresini uzatmaktadır.
San Antonio meme kanseri sempozyumunda sunulan detaylı verilere göre Perjeta, Herceptin ve kemoterapi kombine tedavisi,  herceptin ve kemoterapiye göre ölüm riskini % 34 oranında azaltmaktadır. 
Roche, HER 2 pozitif kanser olarak bilinen ve tüm meme kanserlerinin dörtte birini oluşturan tedavi edilemeyen kanserlerde Perjeta kombinasyonunun standart bir tedavi olacağını ummaktadır. 
Roche tarafından yapılan açıklamaya göre Perjeta kombine tedavisi alan hastalar analiz zamanında medyan sağkalım zamanına ulaşamamıştı, ama hastaların yarıdan fazlası halen yaşamaktaydı.  
Medyan sağkalım Herceptin ve kemoterapi alan hastalarda üç yıldan fazladır ve faz III çalışmalarda ilave güvenlik sinyalleri gözlemlenmemiştir. 
Roche Medikal Bölüm Direktörü Hal Barron , daha önce tedavi edilemeyen HER 2 + metastatik meme kanserli hastalarda Perjeta ile kombine tedavinin sağkalımı önemli  ölçüde uzattığını söyledi. 
DSO( Dünya Sağlık Örgütü) verilerine göre, Meme kanseri kadınlar arasında en yaygın görülen kanserdir, her yıl yaklaşık 1,4 milyon yeni vaka ve 450 bin ölüm  görülmektedir. 
Perjeta, pertuzumab olarak ta bilinmektedir, HER2+  kanserlerde kanser hücrelerinin yüzeyinde yüksek miktarlarda proteini hedef alan bir ilaçtır. 
ABD sağlık otoriteleri tarafından Haziranda onaylandı, ilaç Avrupa' da onaylanmayı bekliyor. 

Roche, HER 2 + meme kanserlerinde silahlı  antikor olarak bilinen TDM1 kombine tedavisinide geliştiriyor. TDM1 ve Herceptin kombinasyonu istenmeyen yan etkileri azaltmak için geliştiriliyor. 


35. Yıllık San Antonio Meme Kanseri Sempozyum'' un da sunulan faz II çalışma sonuçlarına göre deneysel hücre siklusu inhibitörü ile birlikte aromataz inhibitörü letrozol( Femara) alan ileri evre meme kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalım dramatik olarak daha iyidir. 

Los Angeles, Kaliforniya Üniversitesi' nden doktor Richard S. Finn, estrojen reseptörü (ER)-pozitif / HER2-negatif ileri evre meme kanserli PD 0332991 (PD 991, Pfizer Onkoloji) + letrozol ile tedavi edilen kadınlarda medyan progresyonsuz sağkalım 26,1 ayken, sadece letrozolle 7,5 ay olduğunu söyledi.

Dr. Finn , 'PD 991, letrozole eklendiğinde hasta popülasyonunda dramatik ve eşi görülmemiş bir düzelme sağladığını açıkladı. Gözlemlerimizden elde edilen sonuçlar, PD 991' in ER+ meme kanserinde etkili olduğunu gösteren preklinik verileri doğruladı. Hastalar kombine tedaviyi iyi şekilde tolere etti. Grad 1 ve 3 nötropeni en yaygın advers etkiydi, ama hiçbiri klinik olarak önemli değildi ve hiç febril nötropeni görülmedi. Saç kaybı değil ancak saç incelmesine bağlı Grad 1 alopeside görüldü. 

Biyomarkerlar Etkili Değil 

PD 991, oral selektif CDK4/6 kinaz inhibitörüdür. İlaç, hücre siklusunda G1 fazından S fazına geçişini engelleyerek DNA sentezini yarıda keser. Çalışmaya dahil olmayan diğer meme kanseri uzmanları, Medscape Medikal Haberler' e yaptığı açıklamalarda sonuçların etkileyici olduğunu söyledi. 

Boston, Massachusetts Hastanesi Meme Kanseri bölümünden Aditya Bardia; Kombine tedavinin sadece hormonoterapi ile karşılaştırıldığında progresyonsuz sağkalımı önemli ölçüde düzelttiğini söyledi. Ancak, Faz II çalışmada ki etkileyici sonuçların her zaman başarıya ulaşamayabileceği konusunda uyardı. Dr. Bardia, çalışmanın biyomarkerlar üzerine dayandığına işaret etti. Tümörleri siklin D 1 amplifikasyonu ve / veya p16 kaybı taşıyanlar, yeni ajanın teorik hedefidir, ancak biyomarkerı olmayan hastalarda umulduğu kadar büyük katkı göstermemektedir. 

Pfizer Onkoloji Klinik geliştirme ve Tıbbi işler Başkan Yardımcısı, Dr. Mace Rothenberg , Medscape Medikal Haberler' e PD 991 için biyomarkerın estrojen reseptörü olabileceğini söyledi. 

Bazen laboratuvardaki etki mekanizmaları, hastalardaki etki mekanizmalarında gerekli değildir. Bu gözlemi yapmak bizler için önemlidir, onun için ER-pozitif meme kanseri olan ancak tümörlerinde bu işaret olmayan kadınların yarısını dışarıda bırakmadık, dedi. 

Araştırma Sonuçları 

Dr. Finn, iki kohortdan elde edilen verileri sundu. Başlangıç kohortu ER+/HER2 ? 66 meme kanserli hasta ve araştırma kohortu, tümörleri siklin D1 amplifikasyonu ve/veya p16 kaybı taşıyan 99 kadındı. Bu 165 kadın 2,5 mg/gün letrozol alan 81 kadın ve her dört haftanın üç gününde 125 mg/gün PD 991+ 2,5 mg/gün letrozol alan 84 kadın olarak randomize edildi. Her çalışma grubundaki kadınların yaklaşık dörtte üçü Evre IV meme kanseri idi. Kombine tedavi kolundaki kadınların % 60' ında ve letrozol tekli tedavi kolunun %51' inde başlangıç tedaviden sonraki 12 ay içinde rekürrens veya yeni hastalık görüldü. Medyan progresyonsuz sağkalım kombine tedavi kolunda önemli ölçüde uzundur( Kombine kolda 26,1 ay iken tekli tedavi kolunda 7,5 ay). Risk oranı kombine kolda 0, 37 ( % 95 güvenlik aralığı 0.21 - 0.63; P < .001).Objektif yanıt oranı( ORR) kombine kolda %34 ve tekli tedavide %26' dır. Tam yanıt kombine kolda hiçbir hastada görülmedi, tekli yanıt grubunda sadece bir hastada görüldü. Parsiyel yanıt oranı sırasıyla %29 ve % 20' dir. Ölçülebilir hastalıklı (her tedavi kolunun yaklaşık %64), hastalar arasında ORR sırasıyla %45 ve %31' dir.24 hafta veya sonrasında, kombine grupta stabil hastalık % 30 ve tekli tedavi kolunda %15' tir. Tam ve parsiyel yanıt ve stabil hastalık hepsi birlikte değerlendirildiğinde sırasıyla %59 ve %36' dır. Kombine koldaki hastaların %3' nde ve tekli tedavi kolunda %17' sinde progrese hastalık görüldü.Grad 3 nötropeni kombine kolda daha yaygındır(%46' ya karşın %1) , grad 4 nötropeni %5' e karşın %0' dır. Grad 3 lökopeni kombine kolda daha yaygındır(%14'e karşın %0) , grad 4 lökopeni hiçbir grupta görülmedi.

Bu çalışma Pfizer Onkoloji tarafından desteklenmektedir. 

35. Yıllık San Antonio Meme Kanseri Sempozyumu (SABCS): Makale Özeti S1-6. 5 Aralık 2012.

Kaynak Medscape Medikal Haberler

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği web sayfasında Harvard Tıp Fakültesi Meme Kanseri Radyoterapi Bölüm Başkanı Dr. Alphonse Taghian'ın Türkiye' de bulunması sebebi ile 29 Kasım 2012 tarihinde saat 17:00 de başlayacak kısa bir eğitim toplantısı yapılacağı duyuruldu.

Toplantıda günümüzde radyasyon onkologlarını en çok ilgilendiren konulardan biri olan meme kanserinde kardiak toksisite ve bunun önlenmesi ile ilgili bir konferans, ardından da olgu tartışmaları yapılacaktır.

 

Haberin devamı için


Erken meme kanserli kadınlarda, tüm meme radyoterapisinden sonra uzun dönemli kardiyak toksisite riski, mastektomi ile karşılaştırıldığında, 25 yıllık verileri kapsayan çalışma sonuçlarına göre artış göstermemektedir.
  
Çalışmanın sonuçları Amerikan Radyasyon Onkolojisi Derneği(ASTRO) 54.Yıllık Toplantısı' nda sunulmuştur. İlave olarak, 25 yılda mastektomi ve lumpektomi+radyoterapiyi kapsayan meme koruyucu tedavi(MKC) alan kadınlarda sağkalım sonuçlarıda benzer bulundu.  
 
Çalışma Filedelfiya Pennsylvania Üniversitesi, Abramson Kanser Merkezi'nde yapıldı. 
 
25 yıldan sonra, farklı iki tedavi kolundaki sağ kalım eğrileri farklılaşmaya başladı ve MKC grubunda sonuçlar daha kötüydü. Ancak MKC grubundaki sağ kalımdaki hafif düşüşten kardiyak toksisite sorumlu değildi. 
Çalışma sonuçları 102 yaşayan meme kanserli hastaların  50' isinden toplandı. Çalışmanın sponsoru Ulusal Kanser Enstitüsü' dür. 50 hastanın 26' sı MKC tedavi grubunda, 24' ü modifiye radikal mastektomi(MRM) grubundaydı.  
50 hastada toksisite de mutlak fark yoktu. Çalışmada detaylı kardiyak öykü ve fizik muayene, kardiyak laboratuvar testleri, anatomik ve fonksiyonel anormalliklerin tespiti için üç boyutlu kardiyak MRI( manyetik rezonans görüntüleme,  stenotik koroner hastalık ve koroner arter kalsiyum skorunun değerlendirilmesi için BT anjiyografi verileri toplandı. 
Çalışmada herhangi bir kardiyak morbiditenin modern tedavi planlamalarıyla azalmış olabileceği belirtilmektedir.  Klinisyenler tedavide CT smülasyon ve üç boyutlu konformal radyoterapi tekniklerini kullanmışlardır. Günümüzde yürütülen yeni bir benzer çalışmada sonuçların daha iyi olabileceği belirtilmiştir, çünkü daha yeni radyoterapi tekniklerinde daha fazla kardiyak koruma mümkündür.  
Bu çalışma MRM ile MKC' yi karşılaştıran ilk çalışmadır. Kardiyak toksisitenin görülebilmesi için daha uzun dönemli veriler daha değerli olacaktır.

Orijinal Çalışma:
Bu orijinal NCI çalışmasında, 1979 ila 1986 yıllarında tedavi edilen, Evre I ve II meme kanserli 247 hasta MRM veya MKC tedavisi (tüm meme ve/veya lenf nodları 45 ila 50.4 Gy, 15 ila 20 Gy BOOST) alanlar olarak randomize edildi. 
İlave olarak, hastaların %40' ı olan nod pozitif gruba aksiller diseksiyon ve 6 ila 11 kür doksorubisin-adriyamisin kemoterapisi aldı. Hastalar 1985' ten sonra tamoksifende aldılar. 
25 yıldan sonra sağ kalım eğrilerindeki farklılık meme kanseri radyoterapisine bağlı geç dönem pulmoner toksisite ile ilişkili olabilir mi diye bakıldığında, iki tedavi grubunda pulmoner toksisite büyük ölçüde benzerdi. 

Kardiyak Verilerin Detayı:

MKC grubunda sağ ya da sol meme radyoterapisi alanlarda CT anjiyogramda aterosklerozda farklılık yoktu.Zirve dolum noktası ve diastolik volümü kapsayan, diastolik fonksiyonlar iki grupta benzerdi. Medyan koroner arteriyel kalsiyum skoru da iki grupta  benzerdi. Hiçbir hastada myokardiyal fibrozis görülmedi ve her gruptan bir hastada perikardiyal kalınlaşma görüldü. MKC grubundaki hastalarda, kardiyak yapı ve fonksiyonlar sağ ve sol meme tümörlerinde benzerdi.Çalışma da herhangi bir ticari sponsorluk ilişkisi yoktur. Çalışmanın sonuçları,  Amerikan Radyasyon Onkolojisi Derneği(ASTRO) 54.Yıllık Toplantısı'nda 29 Ekim 2012 tarihinde poster olarak sunulmuştur. 
Kaynak: Medscape

Çalışma Sanofi' den araştırıcılar tarafından, ABD' de IMPACT sosyal güvence veri tabanından toplanan 34,114 meme ve prostat kanserli hastada yapılmıştır.
 
Prostat kanserli hastalarda kemoterapiye başlanmasından sonraki 3,5 ayda VTE(venöz tromboemboli) riski %3,6 dır. İlk 3, 5 ayda ortaya çıkan VTE' lerin % 16, 2 si pulmoner tromboemboli, %70,2 si derin ven trombozu ve %13, 6 sında ikisi birlikteydi.12 ay sonra VTE riski %8, 1 e kadar artmaktadır. Meme kanserli hastalardada VTE riski benzerdir, ilk 3, 5 ayda %3,9 ve 12 ayda %7,1 ' e kadar çıkmaktadır. Meme kanserli hastalarda olayların dağlımıda benzerdi % 12,4'ü pulmoner tromboemboli, %78,1?i derin ven trombozu ve %9, 6 sında ikisi birlikteydi.

Dr. Kuderer, 1 yıl sonra tedavi maliyetinin VTE' li hastalarda VTE olmayan hastalardan daha yüksek olduğunu bildirdi. VTE'  yle ilişkili maliyet  prostat kanserli hastalarda 8,498.60 ± 20,034 dolar ve meme kanserli hastalarda 7,744.48 ± 16,882  dolardır. Dr. Kuderer bu iki tip kanser için kemoterapiden sonraki ilk 3, 5 ayda VTE riskinin %4 , 12 aydaki kümülatif riskin ise iki katı olduğunu rapor etmektedir.Dr. Kuderer? a göre ek çalışmalar gereklidir. Kemoterapi alan hastaların VTE ' yi önlemek için profilaktik antikoagülan tedavi almalarını önermek için yeterli kanıt yoktur.

VTE için daha yüksek risk taşıyan hastaların tanımlanması için yoğun çalışmalara gerek vardır.Ulusal Sağlık Enstitüsü sponsorluğunda yürütülen benzer bir çalışmada klinik risk skoru kullanarak( Blood 2008;111:4902-4907) VTE için yüksek riskli hastaları tanımlamaya çalışıldı.  Hastalar düşük molekül ağırlıklı heparin alanlar ve kontrol grubu olarak randomize edildi, sonrasında USG ve bilgisayarlı tomografi ile VTE tanımlandı.  Dr. Kuderer, bu çalışmanın uzun zamandır süregelen en yüksek VTE riski olan ve  profilaktik antikoagülan tedaviden en çok fayda görebilecek hastaların tanımlanmasıyla ilgili önemli katkılar sağlayacağı konusunda umutluydu.

ESMO kılavuzları kemoterapi alan ambulatuar kanserli hastalarda VTE için  rutin tedavi uygulanmasına karşıdır, ancak Dr. Mandala yüksek riskli hastalarda düşünülmesini gerektiğini de söylemektedir. Amerika Göğüs Hastalıkları Uzmanları Koleji (Chest 2012;133[6 .]:381S-4ek53S)' de benzer görüştedir.

Lenalidomid ve talodomid alan multpil myelomalı hastaların belli bir grubu içinde oluşturulan iki kılavuz vardır. Hem Amerika Klinik Onkoloji Derneği hem de  Ulusal Kapsamlı Kanser ağı kılavuzları multipl myelomaları hastaların rutin profilaksi önerilmeyen grubun dışında tutulmasına dikkat çekmektedir.

Dr. Mandala rutin tromboprofilaksiden  faydalanabilecek bazı yüksek riskli hastalar olabileceği sonucuna varmaktadır. Süregelen çalışmaların risk tahminini düzeltebileceği konusunda umutludur , fakat bu süre içinde klinisyenlerin mevcut kılavuzları izlemesini söylemektedir. 
 

Uzmanların tahmini, İngiltere'de kanserin yol açtığı ölümlerin 2030'da yüzde 17 azalacağı yönünde. Verilere göre, 2010 yılında yüz binde 170 olan kanserden ölümlerin, 2030'da yüz binde 142'ye düşeceği tahmin edilmekte.

En yüksek düşüş de, yüzde 43 ile yumurtalık kanseri vakalarında olacak. En fazla ölüme yol açan akciğer, meme, bağırsak ve prostat kanserlerinde de düşüş bekleniyor.

Bilim insanlarına göre bu durumda, sigara kullanımının azalmasıyla hastalığın teşhis ve tedavisinde sağlanan ilerleme etkili.